ALLAHU TEÂLÂ`YA DAİMA YAKIN OLMAK VE ONUNLA BERABER OLMAK

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

13-02-2021

ALLAHU TEÂLÂ'YA DAİMA YAKIN OLMAK VE ONUNLA BERABER OLMAK

Bu mektûb, Şeyh Sofî'ye gönderilmişdir. Tevhîd-i vücûdînin hakîkati ve Allahu Teâlâ'ya yakın olmak ve beraber olmanın ne demek olduğu bildirilmektedir.

Allahu Teâlâ hepimizi, Peygamberlerin Efendisi'nin yolundan ayırmasın! Yanınızdan gelen bir zât dedi ki, şeyh Nizâm-i Tehânîserî'nin talebesinden biri, sizin yanınızda, bu fakir için vahdet-i vücûda inanmıyor demiş. Bu zât, bunu bildirdikten sonra, bu sözün doğru olup olmadığını sordu ve talebenizin okuyup aydınlanması ve kötü düşüncelere saplanmamaları için, vahdet-i vücûd üzerindeki bilgimi yazmamı istedi. Müslümana karşı kötü zanda bulunmak günah olduğundan, talebenizi günâhtan korumak düşüncesi ile, birkaç kelime yazıp, başınızı ağrıtıyorum: 

 

Muhterem yavrum! Bu fakir, çocukluğumdan beri, vahdet-i vücûde inanmaktaydım. Babam (kuddise sirruhu) da, buna inandığını, her zaman bildirirdi. Mübarek kalbi, vahdet-i vücûddan ve herşeyden uzak olan, hiçbir sûretle varılmayan varlığa doğru olduğu hâlde, bu itikâddan hiç ayrılmamıştı. Âlimin oğlu da, yarım âlim demektir sözü gereğince, bu fakîrin bu bilgiden büyük payı olmuştu. Çok lezzetler almıştım. 

 

Fakat, Allahu Teâlâ, sonsuz ihsânı ile, büyük rehber, hakîkatlerin, ma’rifetlerin kaynağı, islâm dîninin hâmisi, hocam, önderim, kurtuluş yoluna kavuşturucu, Muhammed Bâkî (kuddise sirruhu) hazretlerine kavuşturdu. Bu fakîre tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyeyi talim buyurdu. Hiçbirşeye yaramayan bu miskîni, mübarek kalblerinin ışıkları altında bulundurmakla şereflendirdi. Bu üstün yolda ilerlemeye alıştırınca, az zamanda, vahdet-i vücûd bilgileri önüme çıktı. Bu makâmın çeşidli ilimleri, marifetleri kapladı. Bu mertebenin inceliklerinden, göstermedikleri hemen birşey kalmadı. Muhyiddîn-i Arabî'nin (kuddise sirruhu) bildirdiği ince bilgiler, olduğu gibi meydana çıktı. Füsûs kitabında yazdığı ve urûcun, bu yolun sonu olduğunu sanıp, bundan ötesi ademdir, yokluktur dediği, tecellî-i zâtî ile de şereflendirdiler. Kendisine Evliyâ'nın sonuncusu diyerek yalnız Evliyâ'nın sonuncusuna mahsûs olduğunu yazdığı, bu tecellînin çeşidli bilgilerini, marifetlerini uzun uzadıya, bu fakîre bildirdiler. Bu marifetlere, o kadar daldım, o kadar kapıldım ki, vahdet-i vücûd hâli, herşeyi unutturdu. Bu bilgilerin sarhoşu oldum. O anlarda, hocamın yüksek huzûruna arz ettiğim mektublarımda, bu sarhoşluğumun derecesini gösteren çılgınca yazılarım vardır. Uzun zaman, bu hâlde kaldım. Seneler geçti. 

 

Nihâyet, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz lütuf ve inâyeti, ânsızın imdâdıma yetişip, anlaşılmaz olan cemâlden perdeler, birdenbire kaldırıldı. Önceden olan, vahdet-i vücûd, ittihâd, Allahu Teâlâ'nın herşeyle birleşmiş, beraber görünmesi kayboldu. İhâta, sereyân, kurb ve maiyyet, yani Allahu Teâlâ'nın heryeri kaplaması, doldurması, yakın olması gibi bilgiler örtüldü, gitti. İyice anladım ki, yaratanın, yaratdıkları ile hiçbir benzerliği, hiçbir bağlılığı yokdur. İhâta, kurb gibi şeyler, Ehl-i sünnet âlimlerinin -Allahu Teâlâ o büyük âlimlerin çalışmalarına çok mükâfât versin- bildirdiği gibi, hep Allahu Teâlâ'nın, ilmi içindir. Kendisi için değildir. Allahu Teâlâ hiçbirşeyle birleşmiş değildir. O, O'dur, mahlûklar, mahlûktur. O, erişilmez, anlaşılmaz, anlaşılamaz. Bütün âlem ise, his olunan, anlaşılabilen şeylerdir. Anlaşılamıyan anlaşılan gibi olamaz. Vâcib, mümkin gibidir denemez. Kadîm olan, hâdis olana benzemez. Yokluğu mümkün olmayan, yok olabilen gibi değildir. Hakikatler değişemez. Birisi için olan, öteki için söylenemez. 

 

Ne kadar şaşılacak şeydir ki, şeyh Muhyiddîn-i Arabî ve onun yolunda giden büyükler, "Allahu Teâlâ, hiçbir sûretle anlaşılmaz. Hiçbir şeye benzemez" dedikleri hâlde, Zât-i ilâhî, herşeyi ihâta etmiş, kaplamışdır, herşeye yakîndir, herşeyle berâberdir diyorlar. Bunun doğrusu, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğidir. Yakîn olan, ihâta eden, Allahu Teâlâ'nın kendisi değil, ilmidir.

 

Tevhîd-i vücûdî bilgileri yok olup da, başka ilimler, marifetler hâsıl olduğu zaman, çok üzülmüştüm. Çünkü, vahdet-i vücûd marifetlerinden daha üstün şeyler bulunacağını bilmiyordum. Bu marifetlerin yok olmaması için yalvarıyor, çok dua ediyordum. Fakat, perdeler tamamen kalkıp, hakikat bütün açıklığı ile bildirilince, anladım ki âlemler, mahlûklar, Sıfât-ı ilâhiyyenin aynaları ve Esmâ-i ilâhiyyenin görünüşleri ise de, "Tevhîd-i vücûdî" var diyenlerin sandığı gibi, görünenler, gösterenin kendi değildir. Bir şeyin gölgesi, o şeyin kendisi değildir. Sözümüzü bir misâl ile daha açıklayalım: Büyük bir âlim, düşündüklerini bildirmek için, harfleri ve sesleri kullanır. Kafasındaki kıymetli bilgiyi, harflerin, seslerin içinde açığa çıkarır. Bu harfler ve sesler, o bilgileri gösteren ayna gibidir. Fakat, harfler, sesler bu bilgilerin aynıdır, bilgilerin kendisidir veya bu bilgilerin kendilerini kaplamıştır veya bunların kendilerine yakındır veya bilgilerin kendileri ile beraberdir denemez. Ancak, harfler ve sesler, bu bilgileri meydana çıkaran işâretlerdir. Bilgilere delâlet etmekten, belli etmekten başka, birşey denemez. Bilgilerin, harf ve seslerle hiç benzerliği yoktur. Benzerlik, beraberlik, vehim ve hayal ile söylenebilir. Hakikatda, böyle şeyler yoktur. Bu bilgiler ile, harfler ve sesler arasında görünmek, göstermek ve belli olmak, belli etmek gibi bağlılık olduğundan, bazı kimselerin vehminde, bu bağlılıktan, birleşmek, beraberlik gibi şeyler doğuyor. Hakikatte bunların hiçbiri yokdur.

 

İşte, Allahu Teâlâ ile, bu âlem de böyledir. Göstermek ve gösterilmekten, belli etmek ve belli olmaktan başka, hiçbir bağlılık yoktur. Mahlûkların herbiri, yaratanın varlığını gösteren birer alâmetdir. Onun isimlerinin, sıfatlarının büyüklüğünü bildiren, birer ayna gibidir. Bu kadarcık bağlılık bazı kimselerin hayalinde büyüyerek, bazı şeyler söylemelerine sebep olmaktadır. Bu hâl, bilhassa, tevhîd üzerinde murâkabesi çok olanlarda görülüyor. Murâkabelerinin sûreti, hayallerinde yerleşiyor. Bazıları da kelime-i tevhîdin manasını, kısaca düşünüp çok söylediklerinde, bu hâle düşüyor. Bunların her ikisi de, ilim ile hâsıl oluyor. Hâl ile ilgileri yoktur. Bazıları da, aşırı sevgi ile, bu hâle düşüyor. Allahu Teâlâ'dan başka, hiçbir şeyin varlığını görmüyorlar. Bunların böyle görmesi, herşeyin yok olmasına sebep olmaz. Çünkü, hissimiz, aklımız ve islâmiyyet, herşeyin var olduğunu bildirmektedir. Bu sevginin taşkınlığı zamanında bazen, Allahu Teâlâ'nın kendisi ihâta etmiş, kendisi yakîndır sanıyorlar. Sevgi ile hâsıl olan tevhîd, önce bildirdiğimiz iki tevhîdden daha yüksek olup, hâl ile hâsıl olmakdadır. Fakat, bu da yanlıştır. İslâmiyyete uygun değildir. Bunu, islâmiyyete uydurmaya kalkışmak, boşuna uğraşmaktır. Felsefecilerin zan ile, kısa akılları ile söyledikleri, bozuk sözler gibidir. Fennin ve islâmiyyetin ışıkları altında olmayıp da, yalnız zan ile konuşan felsefecileri, ilm adamı sanan bazı müslümanlar, bunların bozuk sözlerini, yazılarını, islâmiyyete uydurmaya uğraşıyor. İhvân-us-safâ gibi kitablar, böyle çürük sözleri, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile isbâta kalkışan câhiller tarafından yazılmıştır.

 

Evliyânın keşfinde hatâ etmesi, yanılması, müctehidlerin ictihâdda yanılması gibidir; kusur sayılmaz. Bundan dolayı, Evliyâya dil uzatılmaz. Belki, hatâ edene de, bir derece sevap verilir. Yalnız şu kadar fark vardır ki, müctehidlere uyanlara, onların mezhebinde bulunanlara da, hatâlı işlerde sevap verilir. Evliyânın yanlış keşiflerine uyanlara, sevap verilmez. Çünkü ilhâm ve keşif, ancak sahibi için seneddir. Başkalarına sened olamaz. Müctehidlerin sözü ise, mezhebinde bulunan herkes için seneddir. O hâlde, Evliyânın yanlış ilhâmlarına, keşiflerine uymak câiz değildir. Müctehidlerin hatâ ihtimâli olan sözlerine de uymak câiz ve hattâ vâcibdir.

 

Tasavvuf yolunda ilerleyen sâliklerden bazısının, bu mahlûklar aynasında gördükleri de, böyledir. İster Şühûd-i vahdet desinler, ister Şühûd-i ehâdiyyet desinler, Allahu Teâlâ'da, mahlûk sıfatları yoktur ki, mahlûklarda görülebilsin. Mekânı, yeri olmayan, bir yerde yerleşmez. Mahlûklara hiç benzemeyeni, mahlûkların dışında aramak lzzımdır. Yeri olmayanı, madde ve mekânın dışında aramalıdır. Âfâkda ve enfüsde, yani insanın dışında ve kendisinde görülen herşey O değildir. Onun alâmetleridir. Evliyânın büyüklerinden Behâeddîn-i Nakşibend buyurdu ki: "Görülen, işitilen ve bilinen herşey, O değildir. Bunları, lâ ilâhe derken yok etmelidir."

 

Her şekil dardır, mana, nasıl sığar?

Dilenci kulübesinde, sultânın ne işi var?

Şekle bakan gâfil, manadan ne anlar?

Cemâli görmeyince, cânânla ne işi var? 

 

Soru: Nakşibendiyye ve diğer tasavvuf büyükleri vahdet-i vücûd, ihâta, kurb, maiyyet-i zâtiyye ve kesrette vahdeti görmek ve kesrette ehâdiyyeti görmek gibi şeyler olduğunu açıkça söylemişlerdir. Bu sözlere ne dersiniz? 

 

Cevap: Bunları, tasavvuf yolunun ortalarında görmüşlerdir. Sonra bu makâmları geçmişlerdir. Nitekim, bu fakîr kendi hâlimin de, böyle olduğunu yukarıda yazmıştım. Şunu da bildirelim ki, bazı büyüklerin bâtını, hiçbirşeye benzemeyen bir mevcûdu ararken, zâhiri, bedeni mahlûklar arasında olduğu için, vahdet-i vücûd bilgisi ile şereflendirirler. Bâtını, bir olan mevcûdu ararken, zâhiri, Onu mahlûkların aynasında görmekdedir. Nitekim, kıymetli babamın böyle olduğunu, yukarıda bildirmiştim. Vahdet-i vücûd derecelerini bildirdiğim uzun mektupta, daha uzun anlatmıştım. Burada kısa kesmek uygundur. 

 

Soru: Hâlık başka, mahlûk başka olunca ve Zât-i ilâhî, mahlûklara yakın olamaz, ihâta etmez deyince ve Allahu Teâlâ bu dünyada görülemez ise, bu büyüklerin sözleri yanlış olmaz mı? 

 

Cevap: Bu büyükler, gördüklerini söylüyor. Meselâ, aynaya bakan bir kimse, şeklimi, sûretimi aynada gördüm der. Bu söz de, yerinde değildir. Çünkü, aynada sûretini görmemiştir. Çünkü, aynada sûret, şekil yoktur ki görsün. Fakat bu kimseye, yalan söylüyorsun demeyiz. Bu sözünü mazur görürüz.

 

Büyüklerin, saklamak gereken böyle hâllerini bildirmelerine sebep, başkasını taklîd etmediklerinin anlaşılması içindir. Vahdet-i vücûdu kabûl edenler de, inkâr edenler de, kendi keşif ve ilhâmlarını söylemişlerdir. Keşif, ilhâm, başkalarına sened olamaz ise de, ilhâm olunan zât için, kıymeti inkâr olunamaz. 

 

İkinci cevâb olarak deriz ki, herhangi iki şey arasında, ortak olan sıfatlar ve ayrı olan sıfatlar vardır. Mahlûklar, Allahu Teâlâ'nın kendisinden her bakımdan ayrı oldukları halde, görünüşde müşterek olan cihetler de vardır. Allahu Teâlâ'nın sevgisi, bir kimseyi kaplayınca, ayrılığa sebep olan noktalar, görünmeyip, müşterek olanlar kalıyor. Hâlık ile mahlûk, birbirinin aynıdır diyerek gördüklerini doğru söylüyorlar. Sözleri yalan olmuyor. Zât-ı ilâhînin yakîn olması, ihâta etmesi için olan sözleri de, böyle söylemişlerdir, vesselâm.


DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 363
Toplam 278029
En Çok 1094
Ortalama 300