CAHİLLERİN DİN HAKKINDAKİ YEDİ YANLIŞI - İMAM GAZALİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

12-03-2021

CAHİLLERİN DİN HAKKINDAKİ YEDİ YANLIŞI

Her şeyin işlenmesini helâl ve mübah görenler, Allah’ın ve Resulünün hükümlerinden yüz çevirenler ve dinde hataya düşenlerdir. Bunların hata ve bilgisizlikleri, şüpheleri, yedi tanedir.

Birincisi: Bunlar, Allahu Teâlâ’ya iman etmeyenlerdir. Allahu Teâlâ’nın Zatının hakikatini ve sıfatlarını niteliğini hayal, vehim ve misal ile bilmektedirler. Vakıa ki, idrak edemediler, o zaman da yıldızlarla ve tabiatla işlerini çözmeye kalktılar. Sandılar ki, insanın nefsi, başka hayvanlar, bu garip âlem ve bu düzen, kendi kendine olmuştur. Sonsuz bir alemdir veya tabiatin tesiri ile meydana gelmiştir. Bu âlemin dışında başka bir yaratıcı yoktur. Bu yanlışlıkları söyleyen taife, o kimselere benzer ki, nerde güzel bir el yazısı görseler kendi kendine yazılmış bir yazı sanırlar. Bir bilgili ve kudretli yazıcının elinden çıkmamış sanırlar. Veya "Ebedî bir yazıdır bu! Kim yazmıştır, kimse bilmez!" der ve böyle bir zaman düşerler. İşte bilgisizliği ve hatası böyle, ahmaklığı bu  derecede olan kişinin o dalâletten, o eğri yoldan dönmesinin ihtimal ve imkânı yoktur. 

İkincisi: Bunlar öyle hata işleyen insanlardır ki, yeniden dirilmeyi ve mahşerde toplanmayı inkâr erdeler. "İnsan da başka hayvanlar ve bitkiler gibidir" derler. "Ne zaman ölürse artık canlanamaz. Ruhlar ve cesetler bir yere gelip, yeniden dirilmez. Azap ve âhiret cezası, sevap veya mükâfat almaz" gibi iddialar ortaya atarlar. Bu gibi kişilerin yanlışlığı, kendi nefislerini idrak etmediklerindendir. Onlar sanırlar ki, Ruh, ancak  hayvani ruhtur. Ama gerçek hiç de böyle değildir. İnsanın hakikati olan Ruh -ki, ona kalp denir- marifetullahın durağıdır. O hiç fâni olmaz. Ancak bedenden ayrılır ki, o ayrılışa “ölüm” derler. Bu fâni olmayan ruhtan o kişiler gafildir. Bunun incelenmesi dördüncü unvanda gelecektir.

Üçüncüsü: Yanlışlığa düşen bu kimseler ise Allahu Teâlâ’ya âhiret gününe her ne kadar iman getirirlerse de imanları zayıftır. Sebeb de şudur, Şeriatin istediğini idrak edemezler: Alla bizim ibadetimize muhtaç değildir. Günahlarımızın, isyanlarımızın ona ne zararı var? Eğer ibadet ederek âhirette faydası bize görünür, ibadet etmezsek ne fayda buluruz, ne zarar! derler. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Kim (günahlardan) temizlenirse, sırf kendisi için temizlenmiş olur. Dönüş ancak Allah’adır.” (Fâtır: 18) Cenâb-ı Hak ayrıca şöyle buyurmuştur: “Kim iyi bir iş yapmışsa bunu kendisi için yapmıştır.”(Fussilet: 46) Allahu Teâlâ yine Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurur: “Kim (nefsini düzeltmede veya Allah yolunda) cihad eder/çaba gösterirse, ancak kendi (faydası) için cihad etmiş/çaba göstermiş olur. Çünkü Allah, elbette âlemlerden müstağnîdir. (Kimsenin ibadet ve cihadına ihtiyacı yoktur. Ancak O mükâfat vericidir.)” (Ankebut: 6) Yine bu imanı zayıf olan kişiler, şöyle derler: Gerçi ibadet etmek önde gelir. "Lâkin Allahu Teâlâ’nın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur, ibadet etmesek ne olur?" denirse; bu cahillerin sözleri tıpkı şu hastanın sözlerine benzer ki, hekim ona: "Perhiz et,  hastalıktan kurtulursun" dese, o da: "ben perhiz etmişim veya etmemişim, benim perhizimden sana ne fayda?" der. İşte o cahil bu sözünü doğru söylemiştir. Zira perhiz ederse hekime gerçekten faydası dokunmaz, ama perhiz etmeyince de ölür, gider. Bu kişilerin nazarında günahla ibadet eşittir. Hastalık insanı ölümle götürdüğü gibi Allah’a isyan da kalbi karartır. Yarın âhirette de insanın şakilikle haşrolunmasına sebep olur. Oysa perhiz ve ilâç bedenin sağlığına sebep olur. İsyandan çekinip taat yolunu tutmak selâmete sebeptir. Yüce Allah, şöyle buyurur: “Çünkü o gün, ne mal fayda verecektir, ne de evlât. Ancak, selîm bir kalble (şüpheden arınmış bir gönülle) gelmiş olan kurtulacaktır.” (Şuarâ: 88-89)

Dördüncüsü: Bu sınıfta hata yapanlar, şeriatı bir türlü anlamayan, idrak edemeyenlerdir ve şöyle derler: Şeriat bize, kibir ve hasetten, düşmanlık ve riyadan, kalbimizi temizlememizi emreder. Oysa bunları yapmanın imkânı yoktur. Çünkü nefis bu sıfatlarla yaratılmıştır, insanlık değişmez. Nitekim kara bir cisim yıkanmakla nasıl ak olmazsa, kalbin de bu sıfatlardan arınması güçtür. Ama cahiller bilmez ve anlamazlar ki, şeriat, o sıfatları kalpten tamamen gidermeyi buyurmamıştır. Ancak aklın tasarrufu altında kalmasını emretmiştir. Tâ ki, isyankâr olup şeriat sınırlarını aşmasınlar ve büyük günah işlemesinler diye. Aklın gösterdiği yolla, şeriat sınırlarına uymak şartı ile bu sıfatların değiştirilmesi mümkündür. Yüce kimselerden çok kimse ahlâk değiştirebilmiştir. Hatta Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'de böyle sıfatlar mevcuttu. Lâkin ıslah olunmuştur. Bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Ben de sizin gibi bir insanım. İnsanlar gibi ben de kızarım.” Ayrıca "İnsanlara gazap (kızgınlık) ve şehvet gerekmez!" diye buyurmaktadır. Nitekim kendisinin dokuz hanımı vardı. Hak Teâlâ bir âyet-i kerimesinde şöyle buyurur: “O (takvâ sahibi) olanlar, bollukta ve darlıkta (Allah rızası için) sarfederler, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik yapan (ve güzel davranan)ları sever.” (Âl-i İmrân:134)Böylece Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Aziminde kendisinde gazap (öfke) bulunmayanları değil, gazaplarını yenenleri övmüştür. Çünkü gazapsız insan olmaz.

Beşincisi: Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını anlayamayanların cahilliğidir. "Allahu Teâlâ Rahim ve Kerim'dir. Hangi şekilde olursa olsun bize merhamet eyler", derler. Kerîm olduğu gibi şiddetli azab edici olduğunu bilmiyorlar. Rahim ve Kerim olduğu hâlde, birçok insanı bu dünyada belâ, hastalık ve açlık içinde bulundurduğunu görmüyorlar. Yine görmüyorlar ki, ziraat ve ticaretle uğraşmayınca mala kavuşamıyorlar, gayret sarfetmeyince ilim öğrenemiyorlar. Fakat, dünya isteklerinde kusur etmiyorlar ve Allah Kerim'dir, Rahim'dir, ticaret ve ziraat ile meşgul olmaksızın rızkımızı verir demiyorlar. Halbuki Allahu Teâlâ, rızkı kendi üzerine almıştır.  Ayet-i kerimede, "Yeryüzünde, rızkı Allah üzerinde olmayan bir canlı yoktur" (Hûd: 6) buyurulmuştur.

Ahiret işini amellere havale edip buyuruyor ki: "İnsan için çalışıp kazandığından başka bir şey yoktur." (Necm: 39)O'nun keremine iman etmedikleri için dünyadan ve nzık aramaktan vazgeçmiyorlar.

Ahiret için söyleneni de dilden bırakmıyorlar. Bu ise şeytanın telkinidir ve asılsızdır.

Altıncısı: Mağrur olanların cahilliğidir.

"Biz öyle bir makama ulaştık ki, günah bize zarar vermez. Bizim dinimiz büyük havuz olmuştur, necis olmaz", derler. Bu ahmakların pek çoğu o kadar basittirler ki, eğer bir kimse, onları küçük düşüren bir söz söylese ve gururlarını kırsa, hayatları boyunca ona düşman kesilirler, onların istediği bir lokmayı onlara vermese, dünya kendilerine dar ve zindan olur. İnsanlıkta, daha büyük havuz mevkiine erişemeyen ve yaptıklarından sıkılmayan bu aptalların bu büyüklük dâvalan nasıl doğru olur?

Faraza bu kimse, düşmanlık, şehvet, gösteriş ve kızgınlığın yanına yanaşamadığı bir kimse bile olsa, bu dâvasında mazur sayılmaz. Çünkü onun derecesi peygamberler derecesini geçemez.

Halbuki peygamberler hata ve kusur işleme korkusundan feryad ederler ve ağlarlardı. Ve özürlerinin kabulüne çalışırlardı! Ashâb-ı kirâm'ın ileri gelenleri küçük günahlardan da kaçınırlardı ve hattâ şüphe korkusuyla helâle bile yanaşmazlardı.

O hâlde bu ahmak, şeytanın hilelerine kapılmadığını ve derecesinin peygamberler ve sıddıklar derecesinden üstün olduğunu nereden bilmiştir. Eğer, "Evet; peygamberler böyle idiler. Fakat yaptıklarını insanların selâmeti için yaparlardı" derse, kendisini görenlerin helak olduğunu gördüğü hâlde niçin o da halkın selâmeti için aynı şeyleri yapmıyor. Eğer, halkın helaki bana zarar vermez derse, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in, bunda niçin ziyanı olsun? Eğer bunda bir ziyan bulmasaydı kendini takva zorluklarına niçin atar ve sadakadan kendisine verilen bir hurmayı ağzından çıkarıp niçin yemezdi? Yemiş olsaydı, herkese yemesi mubah olan bu hurmadan insanlara ne ziyan gelirdi. Eğer zararı varsa, şarap kadehlerinin bu ahmak'a niçin ziyanı olmasın. Son olarak diyelim ki, onun derecesi peygamberlerin derecesinden yüksek değildir. Yoksa onun yüz kadeh şarabın günahı, Peygamberimizin sadakadan verilen bir hurmayı yemesi günahından fazla değil midir? Yoksa kendisine verdiği paye sebebiyle, yüz kadeh şarap kendisini ifsâd etmiyor, değiştirmiyor da, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e bir bardak su kâfi görülüp, bir hurma onun hâlini değiştiriyor mu? Bundan anlaşılan, bu kimse yuları şeytanın eline vermiştir. Akıllıların bundan bahsetmesi yahut onunla alay etmeleri, lüzumsuzdur. Cihanın aptalları bile onun hâline gülerler!

Ama, din büyükleri; isteklerini esir etmeyen ve murakabede bulundurmayanların insanlıkla alâkası olmadığını, böyle kimselerin hayvan olduğunu anlayanlardır. O hâlde, bununla insan nefsinin hileci ve aldatıcı olduğu, daima yanlış iddiada bulunduğunu söylemesi ile anlaşılır. Böyle kimseden delil istenir. Onun doğruluğuna, kendi hükmü ile değil, şeriatın hükmü ile elbette bir delil yoktur. Eğer isteyerek bütün varlığını buna veriyorsa doğru söylüyor. Eğer, ruhsat, te'vil ve hile ile şeriatın hükümlerinden ayrılmak istiyorsa, şeytanın kölesi olmuştur. Bununla beraber, velilik dâvasında da bulunmaktadır. Bu delili son nefesine kadar ondan istemek lâzımdır. Yoksa, mağrur ve aldanmış kalıp helak olur. Bedenin şeriata uydurulması, Müslümanlığın birinci derecesidir.

Yedincisi: Cahillikten değil, gaflet ve şehvetten meydana gelir. Bunlar her şeyi mubah gören gruptur ki, bu şüphelerden geçmişler, hiçbir şey duymaz olmuşlar. Fakat bir kimse bu grubun mübah kılma yolunda gittiklerini, fesat çıkardıklarını, yaldızlı sözler söylediklerini, evliyalık ve tasavvuf iddia ettiklerini, onlara mahsus elbise giydiklerini görür. Onun da tabiatına bu hoş gelir, böylece tabiatına şehvet ve bozukluk hâkim olur. Fesat çıkarmaya razı olmaz ve, "Bana bundan bir ceza gelecektir" demez. Çünkü o zaman o fesat ona acı gelir. Hattâ der ki: "Bu, hiçbir fesat değildir. Söylenen lâftır ve töhmet altında bırakmaktır." Ama ne töhmetin, ne de lâfın mânâsını bilir. Bu şehvet ve arzularla dolu gafil bir kimsedir. Şeytan onu istediği gibi yapmıştır. Söz ile düzelmez.

Çünkü, şüphesi sözle meydana gelmiş değildir.

Bu gibi insanların çoğu, Allahu Teâlâ'nın haklarında şöyle buyurduklarındandır: "Muhakkak ki biz onu (Kur'ân-ı Kerim'i) anlamamaları için kalblerine örtü, kulaklarına ağırlık verdik. Onları doğru yola ve hidâyete çağırsan da asla yola gelmezler." (Kehf: 57)

Yine Allahu Teâlâ buyuruyor: "Kur'ân-ı Kerîm'den Rabbinin birliğini söylesen, nefret edip, yüz dönüp giderler." (İsrâ: 46) O hâlde, onlarla, delil, hüccet getirmekle iş yapmaktansa kılıçla iş yapmak (onları öldürmek) daha iyidir.

Her şeyi mubah görenlerin yanlışlıkları ve onlara nasihat vermek hakkında bu kadar söz yeter. Bu unvanda bahsedilenlerin sebebi, ya kendini bilmemek, ya Allahu Teâlâ'yı bilmemek, ya şeriat denen, kendinden Allahu Teâlâ'ya giden yolu bilmemektir. Bunun gibi tabiatına, yaratılışına uygun gelen bir işte bilgisizliğin giderilmesi zor olur. Bunun için bir grup insanlar vardır ki, şüphe etmeksizin mubah kılma yolunda yürürler ve derler ki; "Biz serbestiz."

Onlara, "hangi işte serbestsiniz" diye sorarsanız, söyleyemezler. Çünkü onda ne istek var, ne de şüphe. Bunun hâli, hekime gidip hastayım diyen, fakat hastalığını söylemeyen, böylece neresi ağrıdığı belli olmayınca kendisine ilâç yapılamayan hastaya benzer. Ona söylenecek en doğru söz, "Dilediğin gibi yap, fakat sen mahlûksun, seni yaratan âlim ve kadirdir. Dilediğini yapabilir. Bunda şüphen olmasın" sözüdür. Bu mânâ ona, açıkladığımız şekilde delil göstererek anlatılır.
 

İmam Gazali
DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 309
Toplam 277975
En Çok 1094
Ortalama 300