CEMALEDDİN HOCA AFGANİSTAN CEPHESİNDE GÖRDÜKLERİNİ ANLATIYOR

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

30-12-2021

CEMALEDDİN HOCA AFGANİSTAN CEPHESİNDE GÖRDÜKLERİNİ ANLATIYOR
 

Başlarken:  

Gördüğünüz harita ve o harita üzerindeki maddi-manevi değerler, sadece Afganistan Müslümanlarına ait değildir. Aynı zamanda bütün dünya Müslümanlarına da aittir, Zira İslâm’a göre, “Kelime-i Tevhid” bayrağının dalgalandığı her yer, her toprak parçası İslâm’a aittir ve bütün Müslümanlar onda müşterektir. Yani topraklar da, mal ve can emniyeti de, ırz ve namus masuniyeti de bütün iman ehli arasında müşterektir. Dolayısıyla bu toprakları ve üzerindeki değerleri koruma ve muhafaza etme her Müslümanın görevidir ve her Müslümana farzdır. Bu farz yerine göre farz-ı kifayedir; yerine göre de farz-ı ayın olur. O halde Müslümanlara ait herhangi bir toprak parçası tehlikeye düştüğünde veya düşman tecavüzüne uğradığında bütün dünya Müslümanları, kuruluş ve cemaatleri, hele hele İslâm’ın devletine sahip olmuş olanlar, kendileri bizzat üzerinde yaşamakta oldukları topraklara ve üzerindeki değerlere tecavüz vaki olmuşçasına harekete geçmeli ve ayağa kalkmalıdırlar. Güç ve imkânları, maddi ve manevi kuvvetlerini birleştirmeli, tek vücut halinde mütecaviz düşmanlara karşı çıkmalıdır. Aksi halde yapılan işgallerden, vuku bulan katliamlardan ırz ve namuslara yapılan tecavüzlerden hem tarih önünde hem de Mahkeme-i Kübra’da Allah huzurunda hesabını veremezler ve mesuliyetten kurtulamazlar.

 

 

 

Bu kısa girişten sonra esas mevzumuza gelelim:

Altı seneden beri Afganistan toprakları Moskof keferesinin ve onun uşağı durumunda olan dahili hainlerin işgali altındadır. Bu vaziyet karşısında dünya Müslümanları yukarıdaki esaslar dahilinde acaba üzerlerine düşeni yapıyorlar mı ? 

Bu soruya “Evet yapıyorlar!” diye müsbet cevap vermek çok zordur. Görülen odur ki, İslâm ülkelerinin başında bulunan devletler ve bu devletlerin idarecileri devlet olarak yardım yapmaları söyle dursun, yakın alaka bile göstermemektedirler. Bugün İslâm ülkelerinin idaresini elinde tutanların bu halini yadırgamamak lazımdır. Çünkü bunların hemen hepsi; İslâm şahsiyetini kaybetmiş, dışa karşı küfrün ve kâfirin birer emir kuludur. Emir kulu oldukları patronlar emir vermiş olsalardı, bunlar, bu devletçikler hemen aldıkları emri yerine getirirlerdi. Nitekim yakın geçmişimize baktığımızda görürüz ki. Amerika bir emir verince Türkiye de dahil bir çok devlet Güney Kore’nin yardımına koştular. Hem de asker göndererek. İşte o gün, komünizme karşı Güney Kore’nin yardımına koşan Türkiye ve onun başındakilerin ve silahlı ordusunun şu kadar seneden beri Afganistan’ın İslâm toprakları komünistler tarafından işgal edilmiş olduğunu acaba duymadılar mı? Bunun cevabı açıktır; Duydular ama bağlı bulundukları patronlarından yardım hususunda herhalde emir almadılar ve almadıkları için de seyirci kalmaktadırlar. Esasen, devlet İslâmi şuura sahip olmadığı için, daha açığı anayasa Kur’ân, devleti İslâm devleti olmadığı için böyle bir alaka beklemek yersiz olur. Buna binaen, böylelerine söyleyecek bir sözümüz yoktur. Fakat İslâm kuruluşlarına, İslâm davasını üzerine almış olan cemiyet ve cemaatlere ve hele hele İslâm’ı devlet yapmış olanlara ne demeli?!.. Daha yakın alaka göstermek, sık sık hal ve hatır sormak, birin yerine iki kat yardım etmek gerekmez mi?!..

Afganistan davasını en azından kendi davaları gibi kabul etmeleri icab etmez mi?!.. Bakınız İslâm ne diyor; “Müslümanların dertleri ile dertlenmeyenler, onlardan değildir (yani Müslümanlardan değildir)!” Aman ya Rabb’i! Bu ne ağır ifade ve ne ağır bir cezadır? İslâm kadrosunun ve İslâm cemaatinin dışına atılmaktan daha ağır bir ceza mı olur?.. Ama, bunu çok tabii görmek lazımdır. 

Çünkü, İslâm kadrosuna ve İslâm cemaatine dahil olan bir kimse, o camialarından bazılarının başına gelenlerle ilgilenmezse, onun artık o camiada yeri yoktur. Mevla’mız cümleye basiret ihsan etsin de dostu düşman tanıyan kullarından eylesin! (Amin) 

Afganistan ve Dünya Müslümanları 

Geçen sayıda sizlere aynı başlıkta altında giriş mahiyetinde Afganistan’dan bahsetmiş, bu mevzuda dışa bağlı olduklarından tamamen ilgisiz kalan devletçiklerden veya İslâm’ı devlet yapma gayreti gösteren kuruluş ve cemaatlerden, devlet ve milletlerden söz etmiş, onların bu durum ve tutumlarını eleştirmiş, akıllarını başlarına alıp üzerlerine düşeni yapmadıkları takdirde mesul olacakları ve hesabını veremeyecekleri hususunda ikazlarda bulunmuştuk. Ve ayrıca o yazıda daha çok Müslümanların kardeş oldukları noktadan hareketle, “Afganistan toprakları, tüm Müslümanların toprakları, onların malları, canları, ırz ve namusları gibi değerleri de tüm Müslümanların değerleridir!” demiştik. “Dolayısıyla Afganistan’a vuku bulan tecavüzler, hayatlarına ve namuslarına uzatılan eller tüm dünya Müslümanlarının kendi öz topraklarına öz canlarına ve namuslarına uzanmış gibi kabul etmeleri ve bunun karşısında bütün güç ve imkânlarını seferber ederek bu tecavüzcülere karşı hep birden kıyam edip dünyayı yerinden oynatmaları, Rus keferesinin ve onun uşaklarının karşısına çıkıp kıyameti başlarına koparmaları icap etmez miydi?!..” hususunu da ilave etmiştik.

Ya Hürriyet Havarileri Nerelerde?!

Bir-iki kelime ile bu soruya temas ettikten ve bunların laflarına güvenilmeyeceğinden bahsettikten sonra, Afganistan cephesinde olup bitenlerden söz edeceğiz. Muhterem okuyucularımızın da bildiği gibi, bugün dünya iki bloka ayrılmıştır: Doğu bloku, batı bloku! Birinin alamet-i farikası, hürriyetleri yok edip “Komünizm” denen gayr-i insani bir sistemi dünyanın başına bela etmek, diğerininki ise, iddialarına göre buna karşı çıkıp hürriyetleri korumaktır. 

Doğu bloku kendi davasını savunmada ve yaymada, kendi taraftarlarını koruma ve himayede üzerine düşeni yapmaktadır ve yapmıştır. İşte bunun açık ve yakın delili, Afganistan’da komünizmi hâkim kılmak için paralar harcamış, adamları satın almış, müesseseleri kurmuş ve mühim bir güç meydana getirmiştir. Ve bu güç; yerli hürriyetsever, dindar ve vatanperver Müslümanların karşısında yıkılma ve yok olma tehlikesine maruz kalınca adamlarına sahip çıkmış, ordularını göndererek filli müdahalede bulunmuş ve Afganistan’a girmiştir. Ve büyük kayıplar vermesine rağmen, altı seneden beri adamlarının yanında ve başında savaşmaktadır… 

Ya batı bloku ve baş temsilcisi Amerika acaba ne yaptı, ne yapıyor?!. Gerçi temelde ve hedefte İslâm’a karşı olmada ikisi arasında fark yoktur. Fark olmadığı şundan bellidir: Afganistan’da topraklar işgal edilirken, katliamlar yapılırken, namuslara tecavüz edilirken, fikir ve vicdan hürriyetlerine darbeler indirilirken, dinlerini ve namuslarını koruma yolunda yerlerini ve yurtlarını terk ederek çoluk-çocuk yollara dökülür, göç etmeye mecbur olurlarken, hürriyet havarilerinden sadece bir ses yükseldi; Cılız ve gülünç bir sesti bu! Amerika’nın Rusya’ya verdiği bir nota idi bu! Bu nota ile Amerika Rusya’ya buğday satmayacaktı. Bu notanın daha ilginç bir yönü vardı ki, o da Amerika o sene Rusya’da yapılacak olimpiyat oyunlarına katılmayacaktı. İşte batı blokunun davasındaki samimiyeti ve samimiyetinin derecesi!.. 

Ne imiş mukabil hareket? Önemine binaen tekrar ediyorum: Doğu blokunun ve onun başındaki Sovyet Rusya’nın orduları göndererek, filli müdahale etmesine karşılık, batı bloku ve onun başındaki hürriyet baş müdafii Amerika ne yaptı? O sene Rusya’da yapılacak oyunlara katılmama kararı aldı! Bu mudur samimiyet? Bu mudur hürriyetperverlik Bu mudur komünizme karşı olmak ve bu mudur insan haklarını korumak?!.

En azından Kuzey ve Güney Kore mücadelesinde gösterdiği varlığı gösterip, hür dünyayı da yanına alarak filli ve askeri müdahale etmesi, cansiperane mücadele veren mücahidlerin yanında yer alması ve bu suretle davasında samimi olduğunu ispat etmesi icab etmez miydi?!.

Bunun cevabını biz verelim: Etmezdi ve edemezdi. Çünkü orada İslâm vardı, İslâm’ın devlet olma tehlikesi vardı. Afganistan’da ta başından beri komünizme karşı çıkan ve “Biz bu toprakları komünistlere teslim etmeyiz ve etmeyeceğiz!” diyen mücahidler, bu mücadelenin neticesinde kuracakları devlet, halis ve muhlis İslâm devleti, Şeriat devleti olacaktı. İşte bunu söylüyorlardı ve bunun için yola çıkmışlardı Afganistan Müslümanları. Tabii, Afganistan mücahidlerinin bu niyet ve bu kararları batı blokunun da işine gelmiyordu. 

Afganistan’da ruhuna ve metnine uygun bir İslâm devletinin kurulması bu blokun da en azından hoşuna gitmiyordu. Bunu kendi saltanatı ve sömürü düzenleri için tehlikeli görüyorlardı. Çünkü onlarda İslâm’ın devlet olması en azından komünizm kadar tehlikeli idi. İran İslâm devletine karşı koparılan kıyametlerin arkasında yatan mana da bundan başkası değildi  

Ya Birleşmiş Milletler Camiasına Ne Demeli?

Bu sorunun devamını gelecek sayıya bırakalım. Şu kadarını Söylemekle bu yazıyı bağlayalım: Doğusu, batısı ve tüm dünya bilmeli ki, Müslümanlar artık dost ve düşmanlarını tanımış, davalarına sahip çıkmak üzere harekete geçmişlerdir. İslâm’ı bilmeyenler ve İslâm’ın devlet olmasından korkanlar, ne yaparlarsa yapsınlar buna engel olamayacaklardır. Zira İslâm yeniden gündeme gelmiştir ve devlet olup yeniden dünya siyasetinde ağırlığını gösterecektir. Ama bundan kimse korkmasın, endişeye kapılmasın! Çünkü, İslâm devlet olup dünya siyasetine hâkim olunca, hak tecelli edecek, adalet teessüs edip sömürü sonra erecek, kuvvetliler zayıfları ezemeyecek, zayıfların hakları kuvvetlilerden alınacak ve nihâyet dünyanın dengesi, huzuru sağlanacak, artık herkes hayatından ve yarınından emin olacaktır. Dost-düşman bunu böyle bilmeli de İslâm’ın devlet olmasından korkmamalıdır. Üstelik İslâm’ın devlet olmasına kendileri de yardımcı olmalıdırlar. Zira esas hürriyeti, asıl samimiyet ve sadakati İslâm’da ve İslâm devletinde bulacaktır. Çünkü İslâm devletinin anayasası Kur’ân-ı Kerîm’dir ki, Onun getirdiği nizam ve hukuk sistemi Allah’ın şaşmaz ilmine ve sonsuz kudretine dayanır ve nihâyet bu nizam insan tabiatına, insan yaratılışına ve insanca hayata tamamen uygundur. Allah Kitab’ında 

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ 

Bu Kur’ân (insanlara) yolun en sağlamını (en muhkem ve en adaletlisini) gösterir!” (İsra, 9) demiyor mu?!.

Keza, 

اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟

Hüküm koymada (sistem vaz etmede) Allah’tan daha güzel kim vardır? Ama bunu ancak gerçek ilim (ve sağlam) fikir sahibi milletler anlar!’’ (Maide, 50) diye buyurulmaktadır.  

 

Birleşmiş Milletler ve Afganistan Meselesi

Geçen sayıda sizlere Afganistan meselesi ve dünya devletlerinden söz etmiş, çok azı müstesna seyirci kaldıklarını ifade etmiştim.

 

Acaba Birleşmiş Milletler Ne Yapıyor? 

Herhalde onun yaptığı bir şey yok.  Esasen kuruluşundan bugüne kadar yaptığı bir şey yoktur. Önce bunun bir kuruluş gayesine, bir de kuruluş şeklinde bakınız, arada bir ahenk bulamayacaksınız. 

Kuruluş gayesi şu: 

Dünya devletleri ve milletleri arasında bir haksızlık çıktığında, bunlara harp yoluyla değil sulh yoluyla veya masa başında halledecekler. Yani aralarına girerek ona “Dur!” diyecekler ve aralarındaki ihtilafı dinleyerek, anlayarak ve neticede haklı-haksız tesbit ederek karar vereceklerdir. Verirken de mutlaka tarafsız kalıp adalete riâyet edeceklerdir. Ayrıca verdikleri kararları da yerine getirecekleridir. Bu üç vasfa sahip olmayan bu çeşit kuruluşların gayelerini yerine getirmelerine imkân yoktur. Fakat hemen bilmemiz lazımdır ki Birleşmiş Milletler’in kuruluşu bu mahiyette değildir. İstenilen mahiyette olmadığından kuruluşundan bugüne kadar nice ihtilaflar çıkmıştır. Bunların hiçbirisini masa başında ve sulh yoluyla halletmemişlerdir. Hemen hepsi sıcak savaşa dönüşmüş, nice insanlar ölmüş, nice ocaklar sönmüştür, nice şehirler tahrip edilmiş, nice servetler hedef olmuştur. Güney-Kuzey Kore savaşı mı dersiniz, Mısır-İsrail savaşları mı dersiniz, Yahudi-Filistin savaşları mı dersiniz… Ayrıca Yahudi-Lübnan meselelerinde, Moro, Eritre ve Güney Afrika gibi ülkelerde dökülen kanların haddi hududu mu var?! İhvan’ül-Müslimin ve Suriye arasında az mı kan döküldü? İran-Irak cephesinde hâlâ kan dökülmüyor mu?! Hani nerde Birleşmiş Milletler camiası?! Ya bunları masa başında halledeceklerdi?! Bütün harpler olup biterken, tanklar yürür toplar patlarken, havadan bombalar yağmur gibi yağarken ve nihâyet, çoluk-çocuk, genç ihtiyar demeden insanlar öldürülürken Birleşmiş Milletler ne yaptı? Masa başında kadeh mi tokuşturuyorlardı, yoksa bunlara sevinip alem mi yapıyorlardı?!. Ne sayarsanız sayın, vakıa budur, manzara budur!.. Bundan başka da zaten olamaz!

Sebebine gelince:

Kuruluşun birçok sakatlığının yanında bilhassa şu sakatlığına bakın! Bu kuruluş toplanacak, gündemindeki mevzuları görüşecekler ve karara varacaklar, sonra da içlerinden birisi çıkıp “Ben bu kararı kabul etmiyorum, ben bunu veto ettim, veto etme hakkımı kullandım!” diyecek ve iş böylece bitmiş olacak. Öyle mi? Maalesef öyledir! Kuruluşunda üç beş devlete imtiyaz hakkı tanınmıştır. Bunlardan hepsi veya biri veto hakkına sahip. İsterlerse alınan kararı red veya iptal edebilirler. Bu mudur adalet? Bu mudur insan hakları beyannamesi, bu mudur insan hakkına hürmet etme? İşte, Birleşmiş Milletler’in kuruluşundaki adaletsizlik budur. Adaletsizlik olduğu kadar da komik!... Tarihte bu kadar gülünç şey az görülür. İşin daha garip tarafı: Bu devletlerden herhangi biri alınan kararı veto edecek? Diğerleri de bunu kuzu kuzu kabul edecek? Sayıları yüzlere baliğ olan üye devlet temsilcileri de boyun bükerek “Ne yapalım, efendilerimiz öyle münasip gördüler de veto haklarını kullandılar!” diyecekler ve bütün bunlar dünya basınında çalkalanıp duracak da kimsenin yüzü kızarmayacak! Ne acayip şey… 

Bütün bunlar göz önüne alınırsa, Afganistan hususunda da Birleşmiş Milletler camiasından bir şeyler beklemek en azından abes olur. Demek oluyor ki, Afganistan hakkında ne İslâm ülkelerinin başındaki devletlerden ne de batı blokundan ne de Birleşmiş Milletler camiasından bir şey beklemek mümkün değildir. Çünkü dünya efkârına adalet değil de kuvvet hâkimdir de ondan. O halde, dünya bir kuruluş, bir kurtuluş bekliyor. O kuruluş ki, haktan ve haklıdan yana olacak, hakkı ikame edip adaleti tesis edecek; O kuruluş ki, onun ölçüsü ne doğusu ne batısı olacak, ne kavisi ne zayıfı olacak, ama haklıyı ve haksızı ayırt edecektir. Haklıdan yana olup haksıza dur demesini bilecek ve dur diyecektir. O kuruluşun ölçüsü “HAK”, tatbikatı “ADALET” olacaktır. O kuruluş, Hz. Ebu Bekir gibi konuşacak ve diyecek ki: “Haksız benim yanımda zayıftır, ondan hak alınıncaya kadar. Haklı da benim yanımda kuvvetlidir, onun hakkını alıncaya kadar…” 

Bu sözleri söyleyen Halife Ebu Bekir, işte böyle bir kuruluşu temsil ediyordu. Bu kuruluş İslâm’dır İslâm’ın adaletidir. Evet, dünya böyle bir kuruluş bekliyor, Allah’ın şaşmaz ilmine, mutlak adaletine dayanan bir mizam bekliyor, lisan-ı hal ile veya lisan-ı kal ile bunu istiyor. Bu nizamda savaş haksızlıkta direnen haksızlara karşı vardır. Bu nizamda savaş, hürriyetlere hürmet etmeyen, ağızlara kilit, vicdanlara zincir vuranlara ve vurmada ısrar edenlere karşı vardır. İşte, insanlık bunu bekliyor! Dünya siyasetine İslâm nizamına hâkim olmasını ve her yerde ağırlığını koymasını bekliyor. Ve bekleme de de haklıdır. Yine iş Müslümanlara düşüyor, ilim adamlarına düşüyor, Tevhid bayrağını şeref ve cesaretle taşıyan mücahitlere düşüyor. Rabb’imize hamd olsun, artık İslâm gündeme gelmiştir. Müslümanlar hareket halindedir. Hedefine doğru ilerlemektedirler. Gün geçtikçe de hızla ilerleyecek. Bunu durduracak hiçbir kuvvet yoktur. Müslümana düşen bu kervana katılıp hizmette yerini almak ve ötesini kâinatın sahibine bırakmaktır.

 

Afganistan Tarihine Genel Bakış

Dünyanın en büyük istila yollarından birinin üzerinde bulunan Afganistan, eski çağlardan beri pek çok fütuhatçı orduların gelip geçtiği bir yer olmuştur. 

M. Ö. Üç binde buralarda Türkistan’daki Anau, Pencap ve Sind bölgelerindeki Mohencodara ve Harappa kültürlerini yaşatan yuvarlak kafalı (braksefal) ırkla ilgili bir halkın yaşamış olduğu sanılmaktadır. İki bin başlarında buralara kuzeybatıdan yeni insan dalgalarının inmiş oldukları kabul edilmekte, Veda’ların önemli bir kısmının, bunlardan, Kabil-Pencap bölgesinde yerleşen bir ulus tarafından ortaya konulduğuna hükmolunmaktadır.

M.Ö. 1500 tarihlerine doğru Pencap üzerinden Hindistan’a inen Arya’lar bunlardan oldukları besbellidir. Aryaların, Altay-Hazer arasından Afganistan’a akan Saka boyları tarafından Pencap’tan Hindistan’a sürülmüş oldukları sanılmaktadır.

Batıdan gelen müstevlilerin hâkimiyetleri yıkıldıktan sonra Afganistan bundan böyle devamlı olarak kuzeyden gelen kavimlerce tehdit edilmeye başlanmıştır. M.S.50’den M.S.125’e kadar İran asıllı oldukları tahmin edilen sakalar (Askitler), M.S.125-480 arasında da Türk oldukları tahmin edilen Kuşanlar, Afganistan’ı hâkimiyetlerinde bulundurmuşlardır. M.S.480’den itibaren Afganistan’ın yeni hâkimleri Türkler olmaya başlamıştır. Ak-Hunlar olarak bilinen Halaç Türkler’i bu devirde Afganistan’a gelip yerleşmişlerdi. Fakat Ak-Han (Halaç)ların Afganistan’a geldikten sonra kurdukları devlet, ancak bir asır kadar devam etmiştir. 569’da Göktürk’lerden yedikleri büyük bir darbe neticesinde devletleri zayıflayan Ak-Hun’ların 6. asrın sonlarına doğru da hâkimiyetleri sona ermiştir.

7. asrın sonları ile 8. asrın başlarında Afganistan’a ilk Müslümanlar girmiş ve Emeviler döneminde İslâm topraklarına katılmıştır. Kabil ve Doğu Afganistan’ın hükümdarı “Halife Memun’ür-Raşid devrinde Müslüman olmuştur.”  

Arap(lardan) sonra Afgansitan’da büyük bir kuvvetin hâkimiyetini kuramadığını, ahalinin kendilerine “Şah” unvanı veren kabile reisleri tarafından idare edildiğini görmekteyiz. Bu durum İran’da kurulan Samaniler Devleti’nin 9. asrın ikinci yarısında Afganistan’ın büyük bir kısmını işgal etmesine kadar devam etmiştir. 

10. asrın sonlarına doğru Samani Devleti’nin zayıflaması üzerine samani ordularında vazife gören Türkler ayrılarak Sebuk Tekin önderliğinde Afganistan’daki Gazne şehri merkez olmak üzere Gazne devletini kuran Türkler kısa zamanda Afganistan’daki Halaç Türkleri ile birleşerek ordularını daha da kuvvetlendirdiler. Bununla yetinmeyen Gazneliler, Afgan kabilelerinden de ordularına süvariler alarak kısa zamanda Afganistan ahalisi arasında büyük bir kaynaşma sağladılar. Bilhassa Gazneli Mahmud (999-1030) zamanında Türk İslâm nüfuzu Afganistan’a iyice yerleşmiş ve hatta Hindistan’a kadar yayılmıştır. 

Afganistan’daki Gazneli hâkimiyeti bir müddet sonra yerini başka bir Türk devletine terk etti. Mahmud’un ölümünden sonra yerine geçen oğlu Mesud (1030-1041), Selçuklu’lara 1040’da yenilince Gazne devleti büyük bir sarsıntı geçirmiş ve Selçuklu nüfuzuna girmiştir.

Sonra büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer’in (1119-1157) ölümden sonra Gurlular kısa bir müddet için Afganistan’ı kontrolleri altına almıştır. 12.asrın sonlarına doğru Afganistan’daki Gurlular hâkimiyeti yerini bir Türk devleti, Harzemşahlar’a terk etti. 1220’den sonra Moğollar Afganistan’ı istila edip buçuk asra yakın ülkeye hâkim oldular. Moğol hâkimiyeti, 14 asrın sonlarında Timur tarafından yıkıldı. Timur’un torunlarından Babür ise Türk hâkimiyetini Afganistan’da uzun müddet devam ettiren yeni bir Türk devleti kurdu. 

Afganistan merkez olmak üzere, Babür’ün kurduğu devlet, yalnız bu ülkeye değil, Hindistan’a da yeniden pek çok Türk’ün yerleşmesini sağlamıştır. Her ne kadar Babür ve oğulları devletin sınırlarını Hindistan içlerine kadar genişletmişler ise de, Afganistan Nadir Şah’ın istilasına kadar daima onların kontrolünde kalmıştır.

Babür’ün ölümünden (1530) sonra oğlu Humayun, Bengale Afganların Kralı Şah tarafından Hindistan’dan çıkarıldığı için İran’a sığınmak zorunda kalınca, Afganistan yine önem kazanmıştır. Humayun Şah, Tahmasb’ın yardımıyla Kandahar’ı alarak Hindistan’da elinden kaçırdığı Saltanatını Afganistan’da kurmuş, Delhi’yi geri aldığı tarihe (1554) kadar burada kalmıştır. Humayun, Delhi’ye döndükten sonra, Afganistan’ın Kabil ve Gazne tarafları Hindistan’a bağlı birer il halinde kalmış, Herat‘la Kandahar İranlı’ların, Belh de Özbekler’in eline geçmiştir. Uzun zamanlar süren bu durum 17. yüzyıl sonlarında İranlı’ların Kandahar valiliğine getirdikleri Gürcü prens Şahnevaz’ın halka yaptığı zulüm ve sertlik yüzünden sarsılmıştır. Kandahar halkının kuvvetli öğesini teşkil eden Halaç Türkler’i Gilzai Oymayı başbuğu Üveys’in önderliği altında başkaldırarak İranlı’ları kovmuş, 1708’de bağımsız bir devlet kurmuşlardır. Üveys’in yerine geçen (1715) oğlu Mahmud, babasının planlarını uygulamaya koyularak İran üzerine yürümüş, Safevilerin hükümdarı Şah Hüseyin’in başkenti olan İsfahan’ı da kuşatarak devleti kendi egemenliği altına almıştır. (1720)

Fakat Kandahar’dan geldikleri için İran tarihlerinde Afganlar denilen Gılzailer, İran’da çok durmamışlarıdır. Delirerek ölen Mahmud’un yerine geçen kardeşi Eşref, Afşar Türkler’in de Nadir Kulu tarafından yenilerek İran’dan çıkarılmıştır (1729). 

Nadir önce adına hüküm sürdüğü Safevi Prensi Şah Tahmasb’ı, arkasından da yerine geçirdiği on aylık oğlu Abbas’ı ortadan kaldırarak kendisini hükümdar ilan etmiş (1736), ertesi yıl da Kandahar ve Kabil’i ele geçirmiştir. 

Nadir Şah, kendisini Afganlılar’a çok sevdirmiş, kendisine bağlı görerek güvendiği halktan aldığı askerlerle bir ordu kurmuştu.

Orduya alınanlar arasında Abdali oymağının Sdozai soyundan Ahmed Han adında bir genç de bulunuyordu. Orduda pek çabuk ilerleyen bu kabiliyetli genç, Nadir Şah Meşhed yakınlarında öldürdüğü zaman (1747) eli altındaki birkaç bin Afganlı askerle hazineyi, Kuhi-Nur ve Deryay-ı Nur adlı iki ünlü elması da aldıktan sonra Kandahar’a giderek, toplandığı büyük Çirge’de, kendisini Şah ilan etmiş (1747), Durr-i Durran (inciler incisi) şanını almıştır.

 

İlk Yerli Hükümdar ve Bağımsız Afganistan 

Afganistan, Ahmet Şah Baba ile ilk defa yerli bir hükümdar tarafından yönetilen bağımız bir devlet ve bir ülke olarak tarihe girmiş, bu zamandan sonra Afganistan adıyla anılmaya başlanmıştır. Hindistan Türk hükümdarı Muhammed Şah’ın ölmesi üzerine Ahmet Şah bundan sonra, batıya dönüp, İran üzerine yürüdü. Önce Herat’ı Afganistan’a bağlayıp, sonra da Meşhed’i alarak orasını bir zamanlar yanında yetiştiği Nadir Şah’ın torunu Şah Ruh’a bıraktı.

Ahmet Şah, devletinin sınırlarını kuzeyde Amuderya, güneyde Sind boylarına kadar genişletmiş, Horasan’la Belücistan’ı etkisi altına sokmuştur. 1761’de Delhi’deki Timuroğulları’nı egemenlikleri altına almış, olan Marahtlar’ın büyük ordusunu Panipat Meydan Savaşı’nda az bir kuvvetle yok ederek güneyden gelebilecek tehlikeyi önlemiştir.

Ahmet Şah, 1773’te öldüğü zaman ardından gelenlere büyük bir ülke bırakmış. Yerine geçen ve başkenti Kandahar’dan Kabil’e götüren büyük oğlu Timur zamanında, bu büyük ülke parçalanmaya, memlekette yabancı erkekler çarpışmaya başlamıştır. Önce Sind illeri elden çıkmış, sonra Belh’le Afgan Türkistan’ının diğer bölgelerinin Kabil’e olan bağları çözülmüş. Horasan’da Keşmir’de ayaklanmalar baş göstermişti. Timur Şah, 1793’te öldüğü zaman vezirliği ellerinde tutan Barakzailer’in ülke üzerindeki erkekleri, kıral hanedanını kaygıya düşürecek kadar artmış bulunuyordu. Timurşah’ın arkaya bıraktığı 24 oğlundan dördüncüsü olan Zaman, Barakzailer’in başı olan Payende Han’ın yardımıyla tahta çıkmış, karışıklarla geçen ve ötekilere göre kısa süren saltanatı sırasında birkaç kere Sihler üzerine yürümüşse de, her defasında kardeşlerinin çıkardığı ayaklanmalar yüzünden geri dönmek zorunda kalmıştır. 

Zaman Şah, kendisini tahta çıkaran Barakzailerin Başbuğu Payende Han başta olmak üzere, tanınmış birçok adamları öldürterek, memleketini bir anarşi yuvası haline sokmuştur.

Öldürülen Payende Han’ın oğlu Fatih Han, İran’a kaçarak, evvelce oraya sığınmış olan Zaman Şah’ın büyük kardeşi Mahmut’la anlaşmış, birlikte Afganistan’a dönerek Kandahar’ı almışlardır. Zaman şah, yakalanarak gözlerine mil çekilmiş, Mahmut Han da Afgan tahtına çıkarılmıştır. 

Bu durum çok sürmemiş, Zaman Şah’ın ana baba bir kardeşlerinden Şah Şuca Kabil,i alarak, kendisini Afgan kralı ilan etmiştir. Fakat Fatih Han, Şüca’ul mülk’ü Nimle’de mağlub edince, Mahmut, ikinci defa tahta çıktı. Şuca’ul-mülk ise, Hindistan’a kaçıp İngilizler’e sığındı. Mahmut Şah, tamimiyle vezir Fatih Han’ın nüfuzu altında hareket etmeye başladı. Bu arada Fatih Han’ın Dost Muhammed büyük bir nüfuz kazandığı gibi, diğer kardeşi Muhammed Azam, Keşmir valisi ve üçüncü kardeşi Kühendil de Kandehar valisi olmuştur. 

Mahmut Şah’ın rızası ile oğlu Kâmran’ın -bir ailevi sebepten dolayı- Afgan halkının sevdiği bir şahsiyet haline gelmiş olan Fatih Han’ı öldürtmesi üzerine Dost Muhammed topladığı kuvvetlerle Mahmut Şah’ın ordusunu 1818’de büyük bir yenilgiye uğrattı. Mahmut Şah, Kabil’den kaçmak mecburiyetinde kaldı. Kabil merkez olmak üzere memleketin diğer kısımları Barakzaylar ailesinin; Mahmud’un kaçtığı ve 1829’da ölümüne ve bilahare de Kâmran’ın 1842’ye kadar hüküm sürdüğü Herat Sadozaylar ailesinin kontrolünde kaldı. Böylece Afganistan tarihinde Sadozaylar ailesinin Hâkimiyeti sona ererken Barakzay (Muhammedzay) lar ailesinin saltanatı başlamış oluyordu.

Ne var ki Barakzaylar ailesinin saltanatının başladığı devir Afganistan’ın büyük toprak kayıplarına uğradığı yıllar olmuştur. Nitekim Hindistan’ın büyük bir kısmını kontrollerine alan İngilizler’le dostluklarını geliştiren Sihler, 1818’de Mültan’ı, 1819’da Keşmir’i ve 1821’de Dera İsmail Han kalesini işgal ettiler. Bu bölgelerdeki Afgan kuvvetleri, Peşaver hariç, Sihler önünde tutunmayıp, mağlup oldular. Yalnız Dost Muhammed’in kardeşi Sultan Muhammed A’zam, çoğunluğu Afgan olan Peşaver ahalisinin yardımı ile, Peşaver vadisine Sihleri uzun zaman sokmadı. Fakat daha önce Hindistan’da İngilizler’e sığınmış olan Şuca’ul-mülk’ün ansızın ortaya çıkışı ve toplandığı kuvvetlerle Kandahar üzerine yürümesi, Dost Muhammed ve kardeşlerinin dikkatlerini bir an için, Peşaver’den Kandahar’a çevirmelerine sebep oldu. Bu beklenmedik gelişmeden istifade eden Sihler, büyük bir ordu ile Peşaver’i işgal ettiler.

İngilizlere sığınmış olan eski Şah Şüca arasında üçlü bir anlaşma imzalanmıştı. Bu anlaşmaya göre, Şah Şüca, Keşmir ve Peşaver’i de içine almak üzere o sıralarda Sihler’in elinde bulunan Afgan topraklardan vazgeçiyor; Herat’taki yeğeni Kâmran Şaha sataşmamayı, İngiliz ve Sih hükümetlerinin bilgi ve istekleri olmaksızın hiçbir yabancı devletle siyasi görüşmelerde bulunmamayı, İngiliz veya Sih topraklarına yönelen yabancı bir orduya ülkesinden yol vermemeyi yükleniyordu. Anlaşmanın imzasından sonra şah Şüca kuvvetleriyle İngiliz ordusu, Kandahar ve Gazne yoluyla Kabil üzerine yürüyerek burasını almışlardır (1839). Dost Muhammed Han Buhara’ya çekilmiş, Kabil tahtına oturan Şah Şüca da kendisini Afgan kıralı ilan etmiştir. 

Fakat Şah Şuca’yı yabancı kuklası sayan Afganlı’lar, çok geçmeden yer yer ayaklanmışlardır. İngilizler’e karşı ilk ayaklanma Kabil’in dış mahallesi olan Şor-Banzar’da olmuştur. Buhar’dan dönen Dost Muhammed ve oğlu Ekber de ayaklanandır. 1841’de ayaklanma, bütün ülkeye yayıldı.

 

İngiliz-Afgan Harpleri 

Fakat Şah Şuca’yı yabancı kuklası sayan Afganlı’lar çok geçmeden yer yer ayaklanmışlardır. 

İngilizler’e karşı ilk ayaklanma Kabil’in dış mahallesi olan Şor Bazar’da olmuştur. Bahar’dan dönen Dost Muhammed ve oğlu Ekber de ayaklananların başına geçmiştir. 1841’deki ayaklanma bütün ülkeye yayılmıştır. Kabil’de birçok İngiliz öldürülmüş, buradaki İngiliz işgal kuvvetleri sarılmıştır. İngilizler bir anlaşma yaparak buradaki kuvvetlerini kurtarmışlarsa da bu kuvvetler çekilirken yolda Afganlar tarafından yok edilmişlerdir. Az sonra Şah Şuca da ayaklananlar tarafından öldürülmüş. 

Bunun üzerine İngilizler, onar bin kişilik iki ordu ile Kandahar ve Celalabad üzerinden ilerleyerek geçtikleri yerlerdeki bütün Afgan yerleşme merkezlerini ve ahalisini imha ederek, 15 Eylül 1842’de Kabil’i yeniden işgal ettiler. İntikam hırsıyla kıvranan İngilizler, meşhur Ali Merdane Camii başta olmak üzere Kabil’i yakıp yıktıkları gibi, İstalif kasabasına sığındığını öğrendikleri Kabil ahalisini kuşatarak hepsini hunharca katlettiler.

Bu katliama iştirak eden Teğmen Chamberlain hatıralarında bu vahşeti şöyle anlatır:

“Halkın gözyaşlarına ve yalvarmalarına aman verilmedi. Tüfekler kasıtlı olarak nişan almış ve tetikler çekilmiştir. Hakikatte biz, kiralanmış katillerden başka şey değildik”

Afganistan’da intikam harekâtını tamamlayan İngiliz birlikleri, 1842 Aralık ayları sonlarına doğru Hindistan’daki üslerine dönerken, Dost Muhammed de memleketine avdet ediyordu. İngilizler çekildikten sonra Dost Muhammed, Kabil, Gazne ve Celalabad’ı, kardeşi de Kandahar’ı almıştır.

Dost Muhammed yavaş yavaş bugünkü Afgan topraklarını hâkimiyeti altına alabilmiştir. İngilizler Afganistan’da kudretli bir hükümet bulunmasını kendi politikaları açısından faydalı gördüklerinden, Dost Muhammed’le bir dostluk antlaşması yapmışlardır (1855). İki yıl sonra Kaçarlar (İran’daki Türk hanedanı), Herat’ı ele geçirip Kandahar’ı tehdit edince, bu anlaşma gereğince, Dost Muhammed’le beraber, İranlılar’a harp ilan etmişlerdir (1857). Basra Körfezi’ne gönderdikleri kuvvetin baskısı altında Kaçarlar, Herat’ı boşaltmak zorunda kalınca Dost Muhammed de, burasını ülkesine katmıştır.

1857’de Hindistan’da başlayan Sipahi ayaklanması sırasında İngilizler’le yaptığı antlaşmaya bağlı kalan Dost Muhammed, bütün Afganistan’ı hükmü altına toplamaya çalışırken büyük güçlükle karşılaşmıştır.

Dost Muhammed öldüğü zaman yerine geçen oğlu Şir Ali, kardeşinin ayaklanmasıyla karşılaşmıştır. Bunlardan Efdal Han’la oğlu Abdurrahman, en sonunda kendisini büyük bir bozguna uğratmışlardır (1866). Abdurrahman, babası Efdal Han’ı tahta çıkartmıştır. Kabil’den kaçan Şir Ali, önce Kandahar’a buradan da Herat’a çekilmiştir.

Fakat Efdal Han da Kabil tahtında ancak bir yıl kalabilmiştir. 1867’de yerine geçen kardeşi Âzam Han zamanında Şir Ali Kabil’i geri alarak (1868), Azam Han’ı Hindistan’a Abdurrahman’ı da Türkistan’a kaçmak zorunda bırakmıştır (309).

 

İkinci İngiliz-Afgan Harbi: 

Şir Ali’nin davranışlarından ve takip ettiği politikadan kuşkulanan Hindistan Genel Valisi Lord Lytton, Şir Ali’yi devirmek için bahane aramaya başlamış ve bir İngiliz elçilik heyetinin kabulüyle ilgili olayı bahane ederek Afganistan’a savaş ilan etmiştir (1878). 

Üç koldan ilerleyen İngilizler, kısa zamanda Celalabad, Peyvar, Kotal ve Kandahar’ı ele geçirmişlerdir. Bunun üzerine Şir Ali; büyük oğlunu vekil bırakarak Kabil’den kaçmış Rus Türkmenistan’ına sığınmak istemişse de kabul edilmemiş ve biraz sonra Belh’te ölmüştür (1879). 

Yeni Emir Yakub 1879’da İngilizler’le Condalama Antlaşması’nı onaylamıştır. Bu antlaşmaya göre Yakub, dış siyasette İngilzler’in buyruğu altına giriyor, İngilizler de her çeşit saldırılara karşı Afganistan’ı korumayı yükleniyorlardı. Yine bu antlaşma gereğince Afganistan, Kuram Pişin, Sibi bölgeleriyle Hayber ve Miçni geçişlerini İngilizler’e bırakacak, İngilizler de Emir Yakub’a her yıl 60 bin İngiliz altını vereceklerdi. Fakat bu antlaşmanın onaylanmasından birkaç ay sonra Kabil’de büyük bir ayaklanma olmuş, İngiliz delegesiyle emri altındakiler öldürülmüştür (3.9.1879).

Bunun üzerine İngiliz kuvvetleri Kabil’e girmiştir. Bu arada evvelce Türkistan’a kaçmış bulunan Abdurrahman, çoğu Özbek olmak üzere topladığı yirmi bin kişiyle Belh üzerine yürümüştür. İngilizler Abdurrahman’ı Kabil çevresinin valisi tanıyarak onunla anlaşmışlardır. Bu antlaşmaya göre, İngilizler Abdurrahman’ın Herat’ı almasını tanıyacaklar, kendisine belli bir para da vereceklerdi. Buna karşılık Abdurrahman da İngilizler’e bağlı olan Kandahar valisine dokunmayacaktı. Fakat olaylar başka şekilde gelişmiştir. Eski Emir Yakub’un kardeşi Eyyub, İngiliz tugayını bozarak Kandahar’daki İngiliz kuvvetlerini kuşatmışlar. İngilizler, Abdurrahman’la anlaşarak Kabil’deki askerlerini Kandahar üzerine göndermişler ve oradaki kuvvetlerini kurtarmışlardır. Kahramanca savaşmalarına rağmen rakiplerinin silah üstünlüğü yüzünden büyük kayıplar veren Eyyub Han kuvvetleri, Herat’a çekilmek mecburiyetinde kalmışlardır. 

Afganistan’da durumlarının gittikçe kötüleşmesinden endişelenen İngilizler, Abdurrahman Han’ın emirliğini kabul ederek, 11 Ağustos 1880’den itibaren Kabil’i boşaltmaya başladılar. İngilizler, Kandahar’ın idaresini de 21 Nisan 1881’de Abdurrahman Han’a devrederek Afganistan’ı tamamıyla boşalttılar. 

İngilizler’in çekilmesinden bir müddet sonra Afganistan’da yeni bir iç harp başladı. İngilizler’in giderken Kandahar’ı Abdurrahman Han’a bıraktığını öğrenen Eyüp Han, ordusu ile derhal harekete geçerek şehri müdafaa eden Abdurrahman Han’ın başkumandanı Gulam Haydar Çarhi’nin ordusunu kanlı bir muharebeden sonra mağlup ederek Kandaharı’ı ele geçirmiştir. Fakat durumu yakından takip eden Abdurrahman Han, Eyüp Han’ın üs olarak kullandığı Herat’ı müdafaasız bıraktığını görünce, derhal Türkistan bölgesi kumandanı Kuddus Han’a emrindeki Özbek Kuvvetleriyle Şehre hücum etmesini emretti. Eyüp Han’ın bıraktığı cüzi miktarda muhafızları kolayca mağlup eden Kuddus Han, Herat’ı kolaylıkla ele geçirmiştir. Bununla da yetinmeyen Abdurrahman Han, yeni bir ordu toplayarak bizzat Kandahar üzerine yürüdü. Abdurrahman Han’ın gelişini öğrenen Eyüp Han derhal ordusunu savunma mevzilerine sokmuşsa da mücadelenin Abdurrahman Han lehine geliştiğini gören bir kısım askerleri kendisini terk ederek karşı tarafa geçmişler. Askerler tarafından ihanete uğrayan Abdurrahman Han’ın kuvvetleri karşısında bir şey yapamayacağını anlayan Eyüp Han da, önce İran’a sonra da bir zamanlar kendilerine karşı başarıyla çarpıştığı İngilizler’e isteği üzerine de bir daha Afganistan’a dönmemiş ve Hindistan’a yerleşerek orada vefat etmiştir. Böylece taht mücadelesi de sona ermiştir. 

Abdurrahman, dış siyasetini İngilizler’e dost olmak temeli üzerine kurmuştur. Bu siyaset İngilizler’e güven vermiş olduğundan, verdikleri ödeneği 1883’de 120000 Rupi’ye çıkarmışlardır. Ruslar’ın 1884’de Merv’i alarak Afganistan sınırlarına yaklaşmaları Abdurrahman’ı kuşkuya düşürdüğü kadar, Hind (İngiliz) Hükümetini de kuşkulandırdığından, İngilizler, Pamir bölgesi hariç, bugün de hâlâ geçerli olan Rus-Afgan hududunu tespit eden antlaşmayı imzalamışlardır (22 Temmuz 1887). Bir süre daha tartışmalara sebep olan Pamir bölgesi hududu ise, 1895’de halledilmiştir.

İngilizler, Afganistan’ın güney ve güneydoğu sınırlarını istediği şekilde tespit etmek için, Abdurrahman Han’ı baskı altına alarak ve savaş tehdidinde bulunarak bir antlaşma imzalamaya mecbur kılmışlardır. 12 Ekim 1893’de imzalanan ve bugünkü Afganistan’ın güney ve güneydoğu sınırlarını tespit eden bu antlaşma, tarihe Durand antlaşması olarak geçmiştir. 

Bu antlaşmaya göre, daha önceleri kaybedilen Paşaver ile Kuvatta’dan sonra, Svat, Bacur ve Çitral, Afganistan hudutları haricinde kalırken sadece Asmar, Afgan topraklarında kalıyordu. Paşaver vadisinden kuzeye ve kuzeybatıya doğru uzanan sahadaki bütün yerleşme merkezlerinde yaşayan ve çoğunluğunu Yusufzay kabilesi ile Afridi, Vezir, Mahmand, Şinvari ve Orakzay kabilelerine ait yüzbinlerce Afganistan hudutları dışında bırakıldı. Böylece, emperyalizm bütün İslâm ülkelerinde uyguladığı klasik taktiğini burada da gerçekleştirerek, kendisine müdahale kapılarını açacak sınır problemleriyle Afganistan’ı baş başa bıraktı.

Abdurrahman Han, 1 Ekim 1901’de 56 yaşında vefat etti ve yerine annesi Türk olan büyük oğlu Habibullah Han geçti. 

 

Üçünçü İngiliz-Afgan Harbi ve Tam Bağımsız Afganistan

Habibullah Han, İngilizler’le imzalanan 1893 Durand Antlaşması’nı 1905’te yeniledi. Halife’nin Birinci Dünya Savaşı’nda ilan ettiği Cihad-ı Ekber’e İngilizler’e söz vermiş olduğu için katılmadı. Bu Afgan Müslümanları içerisinde kaynaşmaya sebebiyet verdi. Afganistan bu savaşta tarafsız kaldı. Habibullah Han, Birinci Dünya Savaşı’nda ülkesinin tarafsız kalmasını sağladığını ve bu hizmetine karşılık İngiltere’nin Afganistan’ın istiklalini tam olarak tanımasını, dış münasebetlerde istediği gibi hareket edebilme serbestinin verilmesini istedi. İngilizler, Habibullah’ın bu isteklerini reddettiler. Afganistan’ın dış münasebetlerine kendilerinin yön vereceğini belirttiler. Bir müddet sonra, 19 Şubat 1919’da Habibullah Han Celalabad civarında öldürüldü. Kimin tarafından ve nasıl öldürüldüğü tespit edilemedi. Yerine oğlu Emanullah Han geçti.

Emanullah Han, Afganistan’ın istiklalini İngilizler’e kabul ettirmek, güney ve güneydoğuda sınır dışı kalan Afgan kabilelerinin anavatan ile birleşmesini sağlamak amacıyla İngilizler’e savaş açtı. Savaşın bir cephesinde İngilizler, diğer cephesinde Afganlar üstünlük sağladılar. Neticede iki tarafın da arzusuyla 8 Ağustos 1919’da bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile Afganistan, İngiliz nüfusundan kurtularak tam bağımsızlığına kavuştu.

Dokuz maddeden meydana gelen bu antlaşmaya göre: Taraflar birbirinin istiklalini tanımayı, şark milletlerinin hürriyetini kabul etmeyi ve Buhara ile Hive’nin istiklallerini tanımayı, taraflardan birine karşı bir tecavüzü diğeri kendisine yapılmış addetmeyi, başka devletlerle yapılacak antlaşmalardan birbirini haberdar etmeyi ve nihâyet Türkiye-Afgan ordusunu modernleştirmek için bu ülkeye subaylardan ve öğretmenlerden müteşekkil bir heyet göndermeyi kabul ediyordu.

Emanullah Han, 1927-1928 yıllarında Avrupa, Türkiye ve İran’ı dolaşmış, bu gezi sırasında M. Kemal’in çok etkisinde kalmıştır. Ülkesine döner dönmez, bazı inkılap hareketlerine girişmiş, Afganistan’da batılılaşma hareketlerini başlatmıştır. Halkın buna karşı tepkisi büyük olmuş, yer yer ayaklanmalar başlamıştır. Askeri birlikler, bu ayaklanmalar karşısında aciz kalmıştır. 

1929’da Beşçe Saka, Habibullah tarafından çıkarılan ayaklanma sonucunda, tahtını kardeşi İnâyetullah’a bırakarak Hindistan’a kaçmış ve üç gün sonra İnâyetullah da Afganistan’dan ayrılmak zorunda kalmıştır.

Beşce Saka, 17.1.1929’da boş kalan Afgan tahtına oturmuşsa da, sürüp giden iç kargaşalıkları bastıramadığından, Emanullah’la aynı soydan gelen Nadir Şah kendisini devirerek Afgan tahtına geçmiştir. (15 Eylül 1929) 

Şah unvanını alarak Afganistan tahtına çıkan Nadir Han’ın ilk işi, memlekette kanun hâkimiyetini sağlayacak idareyi yeniden tesis etmek oldu.  Her kabilenin temsil ettiği 286 kişilik büyük meclisi yeniden topladı. Bu meclis üyeleri arasından seçtirdiği 105 kişi ile de Şura-i Milli Heyeti’ni ve bir sene sonra da her biri gâyet akıllı ve ileriyi gören kişilerden meydana gelmiş 27 kişilik Meclis-i Şura’yı kurdurttu. Memleket için hayati ehemmiyeti olan kanunları bu 27 kişiye yaptırıp hükümete tatbik ettirmeye başladı. 

Din adamlarının da fikirlerini alarak, Memlekette tamamıyla İslâm kanunlarına dayalı bir idare kuran Nadir Şah, halk arasında kısa zamanda sükûneti temin etmeğe muvaffak oldu. Memlekette tesis ettiği bütün müesseseleri içine alan bir anayasa yaptırıp, 31 Ekim 1931 senesinde yürürlüğe koymuştur ki, bu anayasa küçük ilavelerle 1964’e kadar yürürlükte kalmıştır.

Nadir Şah, askeri eğitime ağırlık vermiş, askeri okullar ve akademiler açmıştır.

Ancak Nadir Şah’ın iktidar dönemi uzun sürmemiş, Emanullah Han lehine halkı isyana teşvik etme suçundan dolayı idam edilmiş olan Gulam Nebi’nin oğlu tarafından bir törende vurularak öldürülmüştür. (1933)  

Nadir Şah’ın yerine oğlu Zahir Şah Afgan tahtına oturmuştur.  

 

Afganistan’ın Dış Politikasındaki Gelişmeler, Oynanan Oyunlar Emperyalizmin Mirası 

Uzun yıllardan beri Afganistan’a sızmak isteyen Ruslar, Emanullah Han’ın son yıllarında Afganistan’a nüfuz edebilmek içim yeniden harekete geçmişler ve Afgan emrinin davetini fırsat bilerek yeni kurulan Afgan Hava Kuvvetleri’nin personelini yetiştirecek eğitimci adı altına pek çok marksist subayı Afganistan’a yerleştirmeye muvaffak olmuşlardır. Nadir Şah, Afganistan hükümdarı olur olmaz, bu Sovyet uzmanlarına ihtiyaç duyulmadığı gerekçesiyle, Afgan Hava Kuvvetleri’ndeki vazifelerine derhal son vererek onları göndermişti. Böylece ilk önemli Sovyet sızması Nadir Şah tarafından önlenmişti. Bunun neticesi olarak da Sovyet Afgan münasebetlerinde büyük bir gerginlik ortaya çıkmıştır.

Nadir Şah, hükümdarlığı müddetince bir tarafsızlık politikası gütmüş ve bütün münasebetlerini Sovyetler ile İngiltere arasında bir denge siyaseti üzerine oturmuştu. İran’la Afganistan arasında başlayan sınır ihtilafı çok tehlikeli noktalara gelmiş, neticede mesele Türkiye’nin arabuluculuğu ile halledilmişti. 

2. Dünya Harbi’nden önce Afganistan’ın dış politikasında en önemli değişiklik Amerika ile münasebet kurması ve bir dostluk antlaşması imzalamasıdır. Dostluk Antlaşmasının imzalanmasından sonra Afgan hükümeti, Amerikan petrol şirketi Inland Exploration Company’e 75 yıl süreyle Afganistan’da petrol arama izni verdi. Şirket, yaptığı sondajlardan çok iyi netice almasına rağmen, sanki bir yerden gizli bir emir gelmiş gibi ansızın petrol çalışmalarını bıraktı ve 1939 yılında Afganistan’dan ayrıldı. 2. Dünya Savaşı sırasında Afganistan, tarafsızlık politikası güttü. Ancak, Durand Antlaşması ile Afganistan sınırları dışında bırakılan Afgan kabilelerinin İngiltere’ye karşı başlattıkları ayaklanmalar neredeyse Afganistan’ı savaşın içine sokacak noktalara getirdi. 

Afganistan, 1946 yılında Birleşmiş Milletler’e girdi. 2. Dünya Savaşı’dan sonra Afgan Amerikan yakınlaşması başladı. Amerika Afganistan’a kredi açtı ve bu kredilerle Afganistan hükümeti ülkesinde Amerikan şirketleri ile uzmanlarını çalıştırdı.  2. Dünya Savaşı sonrası artık Hindistan’a hâkim olamayacağını anlayan İngiltere, Hindistan’ın bağımsızlığını tanıyacağını ve bu arada Müslüman ahalinin de bir devlet kurmasına müsaade edeceğini 20 Şubat 1947’de bir deklarasyonla ilan etmek mecburiyetinle kaldı. Böylece Hindistan’da Müslümanların hâkim olduğu bölgede Pakistan, diğer kısmında da Hindistan adını taşıyan iki devletin kurulması kesinleşti. Ancak kurulacak olan Pakistan devleti, halen Afganlı’ların yaşadığı eski Afgan topraklarının büyük bir kısmını da sınırları içine alacaktı. Tarihi İngiliz oyunu yine kendisini gösteriyor ve başlangıçta yalnızca sınır meselelerinden dolayı Müslümanlar arasında kin tohumları saçılıyordu. 

Afganistan, Hindistan’da meydana gelen bu ani gelişmeye büyük tepki gösterdi. Afgan hükümeti, İngilizler’e müracaat ederek, Durand Hattı’nın Hindistan tarafından kalan Afgan kabilelerinin Afganistan’daki kardeşleri ile birleşmelerine müsaade edilmesini istedi. Fakat Afganlı’ların bu makul talebi İngilizler tarafından reddedildi. Bunun üzerine Afgan hükümeti Durand Hattı’nın ötesinde kalan Afgan kabilelerinin müstakil bir devlet kurmalarına izin verilmesini istedi. Ne var ki, İngilizler bu ikinci Afgan ricasına cevap dahi vermediler. Bir müddet sonra Afganistan hükümeti Muhammed Ali Cinnah’a bir heyet göndererek bu kabilelerin İngilizler devrinde olduğu gibi yeri müstakil bir heyet yaşamalarına müsaade etmelerini rica etmiştir. Afganlılar’ın bu ricasının kabul edildiğini Pakistan Hariciye Nazırı’nın bildirmesine rağmen bu vaad bilahare yerine getirilmediği gibi, eski yeri müstakil heyetlerini devam ettirmek isteyen Afgan asıllı kabile reisleri 16 Haziran 1948’de Pakistan polisi tarafından gözaltına alınmıştır. Bununla da yetinmeyen Pakistan hükümeti bölgeye askeri yığınak yapmış ve hatta Afganistan taraftarı olarak bilinen liderlerin evlerini ve köylerini hava kuvvetlerine bombalatmıştır. Pakistan’ın bu sert tutumu üzerine Afganistan Peşaver’den Balucistan’a kadar olan bölgeyi içine alan müstakil bir Peştunistan milleti meydana getirmek için harekete geçti. Bu maksatla bölgedeki Afgan kabileleri ile temasa geçerek Kabil radyosu ve gazeteler vasıtasıyla büyük bir kampanya başlattı. Afganistan’ın başlattığı bu propaganda kısa zamanda neticesini vermiş ve bölgenin en kuvvetli kabilelerinden biri olan Afridi kabilesi ileri gelenleri 12 Ağustos 1949’da Trabağ’da toplanarak müstakil Peştunistan devletinin kuruluşunu ilan etmiştir. Kısa zamanda elde edilen bu netice kabilede büyük bir heyecan yaratmıştır. Afgan hükümeti derhal toplanarak Peştunistan devletini resmen tanımayı ve her türlü yardımı yapmayı kararlaştırmıştır. Pakistan hükümeti Afganistan’a misilleme olarak Karaçi üzerinden Afganlılar’ın dış dünya ile yapmakta oldukları ithal ve ihraç mallarına el koymuşlardır. Bununla da yetinmeyen Pakistanlı’lar İngilizler’in yardımıyla “Hanus” ismiyle kurdukları hava kuvvetlerine müstakil Peştunistan taraftarı olanların evlerini bombalatmışlardır. Pakistan’ın takındığı bu kati tutum karşısında çaresiz kalan ve bunu biraz da prestij meselesi yapan Afganistan davasını kazanmak için yapmakta olduğu mücadele tarzında yeni usuller de denemeye başladı. Önce Pakistan’ın tabii rakibi Hindistan’a yaklaşarak bu devletle karşılıklı yardımlaşmayı taahhüt eden bir dostluk anlaşması imzaladı. 1 Ocak 1950’den daha sonra Amerika’dan ordusunu modernleştirmeye yardımcı olmasını istedi fakat bu istek reddedildi.

 

Batılılar Tarafından Sovyetler’in Kucağına Atılan Afganistan

İçte çok ihtiyatlı ve tecrübeli bir devlet adamı olan başkan Şah Mahmud sıhhi sebeplerden dolayı görevinden ayrıldı. Eylül 1953 Zahir Şah tarafından başkanlığa radikal eylemli Davud Han getirildi. Dışta general Eisenhower ABD başkanı oldu. Dışişlerini Jafuster Dullesa teslim etti. Dullesa, Rus yayılmacılığını önlemek amacıyla Pakistan ve İran’a büyük çapta yardım yapmaya başladı. Ama her nedense Afganistan’ı hep unuttu. İran ve Pakistan’a büyük çapta askeri ve ekonomi yardım yapılması ülkelerle problemleri olan Afganistan’ı büyük bir huzursuzluğa itti. Rusya’da Stalin öldü, yerine Nikita Crustschow geçmesiyle birlikte Ruslar’ın baskı ve tehdit yoluyla yayılma politikası yerini sızma ve nüfuz altına alma politikasına bıraktı. Bu politika kendisine Afganistan’da müsait bir zemin buldu. Afganistan müteaddit defalar Amerika’dan ekonomik ve askeri yardım istedi. Bunların hepsi de reddedildi. Ama İran ve Pakistan’a yapılan yardımlar giderek arttırıldı. Bunların neticesinde Afganlı yöneticiler ABD’den ümitlerini tamamıyla kestiler. Amerika adeta zorla Afganistan’ı Sovyetler’in nüfusu sahasına itiyordu.

Afgan hükümeti ile derhal temasa geçen Ruslar’ın büyükelçisi, hükümetinin Afganistan’a yardıma hazır olduğunu bildirdi. Ekonomik sahada bir şeyler yapmak hırsıyla başbakanlığa gelmiş olan Davud Han, Ruslar’ın bu teklifini memnuniyetle kabul etti. Taraflar arasında 1954 Ocağında ilk kredi antlaşması imzalandı. 3.500.000 dolarlık bu ilk kredi, Rus teknisyenlerinin nezaretinde Kabil ve Pul-i Humn’de iki tahıl ve üç tane de petrol deposu yapmak üzere kullanılacaktı. Bu ilk Rus kredisi taraflar arasında bir politik yaklaşma için gerekli zemini hazırladı. Nihâyet, Kruşçev ile Bulgan’ın 1955 Aralığında Afganistan’ı ziyaret ettiler. Kruşçev, Zahir Şah ve Davud Han ile Kabil’de üç dört defa uzun uzun görüştükten sonra bir basın toplantısı yaparak ekonomik kalkınması için Afganistan’a 100.000.000 (yüz milyon) dolarlık bir kredi vereceklerini açıkladı. Bununla da yetinmeyen Kruşçev, Afganlılar’ın gönlünü iyice almak için, Afganistan’dan ayrılmadan önce Kabil havaalanında Zahir Şah’a özel bir İlyuşin uçak ve Kabil halkına da 50 yolcu otobüsü hediye ettiğini ilan etti. Bu ziyaretten üç ay sonra, 1956 Mart’ında, Mikoyan başkanlığındaki bir başka Rus heyeti Kabil’e geldi. Ruslar’ın bu dostluk gösterilerine Afganlar, Davud Han’ın 1956 Ekim’inde Moskova’yı ziyareti ile mukabele ettiler. Bunu 1957 yazında Zahir Şah’ın Rusya’yı ziyareti takip etmiştir. Böylece Afganistan’ın Ruslar ile olan ekonomik münasebetleri gittikçe yoğunlaşmış, Rus teknisyenlerinin Afganistan’a gelmelerine müsaade edilmiştir. Ekonomik yakınlaşma giderek yanında politik, kültürel ve askeri münasebetleri ve yakınlaşmaları getirmiştir.

1959 yılında Ruslar Afganistan’a olan ekonomik yardımlarını daha da arttırdılar. Petrol aramaları ile yol, havaalanı, santral inşaatı için yaklaşık 150.000.000 (yüzelli milyon) dolarlık bir harcama yaptılar. Ancak yapılan yol ve havaalanlarının Afganistan standartlarının ve ihtiyaçlarının üstünde olması dikkati çekmiş ama üzerinde fazla durulmamıştı. Daha sonraki işgal hareketi ise, olayı bütün açıklığıyla ortaya çıkarmıştı.

Ruslar, ekonomik yardımların arkasından Afgan ordusuna el attılar. Afgan ordusunun silah ve malzeme ihtiyacını karşılayarak, Afgan ordusunu yeni baştan donattılar ve Afganistan’ı askeri bakımdan da kendilerine bağımlı kılmaya başladılar.

Kruşçev, 1960 Mart’ında Kabil’i yeniden ziyaret etti ve bu ziyaret sırasında Afgan-Rus kültür antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın imzalanmasına kadar geçen dönemde Ruslar, Afganlılar’ı kuşkulandıracak herhangi bir komünist propagandasından mümkün olduğu kadar kaçınmışlardır.

Kültür antlaşmasından sonra karşılıklı olarak üniversite hocaları gidip gelmeye, Afgan subayları Rus Askeri Akademi’lerinde eğitim görmeye başlamış, muhtelif meslek dallarındaki Rus uzmanları Afganistan’a gelerek güya kalifiye eleman yetiştirme çalışmalarına başlamışlardır.

Ruslar’ın fevkalade dikkatli ve planlı bir şekilde yürüttükleri Marksist propaganda çok geçmeden neticelerini vermeye başlamıştır. Şöyle ki, Rusya’ya giden ve orada tam bir Rus ve Marksist sempatizanı olarak yetiştirilen ve şimdi peyderpey Afganistan’a dönmeye başlayan sivil ve askeri talebelerin yardımı ile Ruslar, subaylar arasında, üniversitelerde, basında elemanlarını yetiştirip gönderdikleri Kabil radyosunda ve nihâyet şairler ile edipler muhitinde taraftar bulmaya başladılar. Kabil radyosunun programlarına sık sık Rus halklarının müziği ile Marksizmi öven Rus yazarlarının piyesleri konmaya başlandı. Meşhur “Kabul” mecmuasında komünizmi öven yazılarıyla Muhammed Aslan Selimi, Muhammed Hasan Keker, Nur Muhammed Tereka, Sadukullah Riştin ve Muhammedin İvaka gibi yazarların, bir kısmı bilerek ve bir kısmı da bilmeyerek Rus propagandasının başarılı olmasına yardımcı olmaya başladılar.

Bu arada Ruslar, Afganistan’ın Paştunistan meselesi yüzünden Pakistan ile devam eden ihtilafını mümkün olduğu kadar körüklemekten ve İran’ın Pakistan ile birlikte CENTO’ya girmesinden sonra ananevi İran-Afgan rekabetini canlandırmaktan geri durmamıştır. Hatta daha da ileri giden Ruslar, İran ve Pakistan’ı, Afganistan’ı işgal edip aralarında taksim etmek emelini taşımakla itham etmiştir. Bununla da yetinmeyen Ruslar, bilhassa Peştu dili mütehassısı olan Profesör Dovriyankov vasıtasıyla Peştünistan milliyetçiliğini canlandırarak, Afganistan-Pakistan ihtilafının büyüyerek devamını sağlamış ve bunu kendi emelleri için kullanmıştır. Nitekim bu ihtilaf yüzünden 1955’de, Pakistan hükümeti, Afganistan’ın ithal ve ihraç mallarının Pakistan üzerinden geçidini yasaklaması üzerine, Ruslar hemen Afgan hükümetine yaklaşarak onunla Afganistan’ın ihraç ve ithalatını Rusya üzerinden ve hiçbir gümrük ödemeden yapmasını sağlayan bir antlaşmayı imzalamışlardır. Ruslar bu antlaşmayı takiben Afgan hükümetine, Afganistan’ı Rusya’ya bağlayacak yolların yapımını teklif etmiş ve bu teklifini de kabul ettirmiştir. Ruslar, 1960 sonları ile 1961 başlarında Afganistan-Pakistan sınırında vuku bulan olayları daha da körükleyerek bu iki Müslüman devletin diplomatik münasebetlerini karşılıklı kesmelerine sebep olmuştu. Böylece, Afganistan, dış dünya ile irtibatını sadece Rusya üzerinden yapmak mecburiyetinde kalmıştır. Bu ise Afganistan’ı tam manasıyla Ruslar’a muhtaç bir hale getirmiştir ki, zaten Ruslar’ın istediği de bu idi.

1963 yılının 12 Mart’ında Muhammed Davud Han, on senelik başbakanlıktan sonra görevinden istifa etti. Zahir Şah, Muhammed Yusuf’u başbakanlığa getirdi. Ayrıca, 9 Eylül 1964’de hazırlattığı yeni anayasayı yürürlüğe soktu. Yeni anayasaya göre, seçimle gelen temsilcileri, memleket idaresinde müessir bir rol oynamaya başladılar. Yeni anayasa, meşruti idareyi değiştirmemek şartıyla, komünist parti haricinde, siyasi partilerin kurulmasına da izin veriyordu.

Davud Han’ın başbakanlıktan ayrılması üzerine yeni kurulan hükümetle, ABD temaslara başladı. Pakistan hükümetine baskı yaparak 1961’de kesilmiş olan diplomatik temasları tekrar başlattı. Ayrıca İran’ı ikna ederek Afgan vasıtalarının transit olarak İran topraklarından geçmelerini sağladı. Hudut yolunu da kendisi kısa bir sürede yaptırdı. Amerikalılar’ın Rusya’ya karşı denge temin etmek üzere girdiği intibasını veren bu çalışmalar, birden ilgisizliğe dönüştü. Ve Amerika 1960’ların sonunda Afganistan’la ilgilenmemeye başladı. Bu tutum iki şekilde izah edilebilirdi: 1-Amerika, Ruslar karşısında denge kuramayacağı düşüncesine kapıldı ki, bu zayıf ihtimaldir. 2-ABD Ruslar ile anlaşarak Afganistan’ı Rus nüfuz sahasına bıraktı. Tabi ki, karşılığında bir şeyler alarak (!). Bu ise galip ihtimaldir. 1973 yılında Davud Han, kansız bir darbe ile Zahir Şah’ı devirdi. Ülkede Cumhuriyet’i ilan etti. Kendisi de devlet başkanı oldu.


DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


 


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 149
Toplam 391422
En Çok 1094
Ortalama 324