CÂHİL VE GÖRGÜSÜZLERE SABIR VE TAHAMMÜL​

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

07-01-2021

Câhil ve Görgüsüzlere Sabır ve Tahammül

بسم الله الرحمن الرحيم

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

Rahman’ın hâs kulları o kimselerdir ki, onlar yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahiller  kendilerine sataştıklarında, (onlarla zaman kaybetmezler) “Selâm der, işlerine bakarlar. (Furkan, 63)

Rahmanın hâs kulları” olarak nitelenen seçkin insanların bir özelliği de âyetin bu cümlesinde anlatılıyor. Ayeti celile o mümtaz kulların ağırbaşlılığını yansıtıyor.

Bu arada, âyetten şunu da anlıyoruz:

Rahmân’ın has kullarının kaderinde, “Meyveli ağaç taşlanır” misali, ister istemez birtakım sataşmalara muhatap olmak da vardır. Onlar kendi davranışlarıyla buna sebep olmazlar, böyle birşeyi bizzat tahrik etmezler; fakat ne kadar ağırbaşlı davransalar da böyle sataşmalara uğramaktan bütün bütün uzak duramazlar. Zaten âyet bu sataşma eyleminin faillerini “cahiller”  olarak nitelemek suretiyle, bu eyleme sebebiyet veren şeyin sırf bir cehalet ve inattan ibaret olduğuna işaret etmekte ve şu anlamı dile getirmektedir:

Onların sataşmaları arkasında mâkul bir gerekçe, onları haklı çıkaracak bir sebep aramayın. Bu tümüyle bir inattan, hakka göz kapayıp kulak tıkamaktan ileri gelen bir cehalet eseridir.

Cahillerin (1) sataşmasına uğramak eğer seçkin kulların kaderinde var ise, onların buna karşı tepkileri ne olacaktır?

Aynen karşılık vermek mi?

Bu, mü’mine yaraşan bir davranış olmaz. Çünkü sataşan, cehaletin gereğini yapmaktadır. Mü’min ise, imanının gereği olan davranışları sergilemekle yükümlüdür. Ondan beklenen güzel ahlâktır, cahillerle aynı seviyede lâf yarıştırmak değildir.

Diğer yandan, düzgün ve seviyeli bir üslûpla sataşmaları cevaplandırmaya kalkmanın da fazla bir anlamı olmaz. Çünkü muhatapların niyeti de, seviyesi de buna müsait değildir. Eğer sataşmalar basit bir bilgisizlikten veya yanlış anlamadan ileri gelseydi, onları doğru şekilde bilgilendirmek ve yanlış anlamaları düzeltmek suretiyle mesele çözüme kavuşturulabilirdi. Oysa âyetin “cahillik” şeklindeki nitelemesi, sadece bilgi yokluğundan ibaret basit bir cehalet değil, hakka karşı körlük edenlerin, ilme karşı direnenlerin, üstelik bir de cahilliğini meziyet sayanların inatçılıklarıdır.

Böylelerine lâf yetiştirmenin kazandıracağı birşey yoktur, ama kaybettireceği şeyler vardır.

Bir defa, cahillere muhatap olmak, bir irtifa kaybı demektir. Bir mü’minin, özellikle Kur’ân’da “Rahmân’ın kulları” olarak nitelenen seçkin kulların, cahillere cevap yetiştirmek için onlarla aynı seviyeye inmesi yakışık almaz.

İkinci olarak, bunda bir vakit ve emek kaybı vardır. Zaten sataşmaların asıl hedefi de mü’minleri böyle bir kayba uğratmaktır. Onlar kendi yollarında giderlerken, imanlarının gereği olan güzel işlerle ve hayırlı hizmetlerle uğraşırlarken, inkâr ve cehaletlerinin gereğini yapanlar da onların yollarına, onları meşgul edecek ve hayırlı işlerden alıkoyacak mayınlar yerleştirmekle meşguldürler. Zira, âyette buyurulduğu gibi, “Herkes seciyesine göre davranır.” İman ehlinden beklenen davranışlar olduğu gibi, inkâr ehlinden beklenecek davranışlar da vardır; herkes kendisine yakışanı yapmaya devam edecektir.

Eğer mü’minler bu durumu dünyanın tabiatı olarak kabul etmeyip de yollarına mayın döşeyenlerle uğraşmaya ve onlardan hınçlarını çıkarmaya kalkarlarsa, daha hayırlı işlerde harcamaları gereken vakit ve enerjilerini bir hiç uğruna tüketmiş olurlar. Bu ise, onların düşmanlarının almak istediği sonucun tâ kendisidir.

Mü’minin, kendisini engellemeye çalışanlara vermesi gereken bir cevap varsa, o da, adımlarını daha serileştirerek yoluna devam etmektir. Sataşanlar ortalığı ne kadar şamataya boğarsa boğsun, bu, bir mü’mini asla telâşa düşürmemelidir.

Ne yazık ki, günümüzde pek çok kimse bu zayıf damardan yakalanıyor. Onların bu zayıf damarını keşfeden cahil bireyler, zaman zaman birtakım “yumuşak noktalar” bularak oralardan ilim ve iman ehline sataşıyor. Kendi haline bırakıldığı takdirde pek kısa zamanda sönüp gidecek olan bu tür yaygaralar, onlara cevap yetiştirmeye kendilerini mecbur bilenler yüzünden daha da alevleniyor ve daha çok iz bırakıyor. Bu arada nice değerli zamanlar, bu horoz döğüşleri uğrunda hebâ olup gidiyor.

Böyle durumlar karşısında Kur’ân bize son derece vakur ve telâşsız bir yol gösteriyor:

Eğilmeden, yılmadan, damarlara basmadan, öfkelenmeden, telâşa kapılmadan…

En önemlisi, hayırlı işlerinden ve yolundan da bir an geride kalmadan…

“Selâm deyip geçmek!

Eğer bu dünyanın halleri karşısında beşerî zaaflarımızın sevkiyle değil de, din ve dünyamızın ışığı olan Kur’ân’ın ilkeleri ile hareket etmeyi benimseyeceksek, ondan alacağımız en önemli hayat derslerinden biri de işte budur.

Tarihden bir Misal:

İstanbul’un Vefa semtine adını veren “Ebul Vefa” (öl. 1490) lâkabıyla meşhur Mustafa bin Ahmed Muslihuddîn Hazretlerinin oldukça yaramaz bir oğlu varmış. O kadar yaramazmış ki, görenler “Fesübhanallah” dermiş, “Böyle edepli bir insandan böyle edepsiz bir çocuk nasıl olmuş?”
Çocuğun en büyük zevki, mahalleye gelen sakaların (su satanlar) kırbalarına (deriden yapılmış su kabı) gizlice iğne batırıp delmekmiş.
Sakalar o kadar bîzar olmuşlar ki, sonunda Ebul Vefa’ya gidip oğlunu şikâyet etmişler.
Çok utanan Ebul Vefa, eve koşmuş, durumu karısına anlatmış, “Biz bu çocuğu yetiştirirken büyük bir hata ettik, ama ne?” diye sormuş. Kadın düşünmüş, taşınmış ve hamileliği sırasında yaptığı bir “hata”yı anlatmış:
“Oğlana hamileyken, kız kardeşim çarşı sepetini bana bırakmıştı. Sebzeler arasında bir limon gördüm. Hamileliğimden dolayı aşeriyordum. Canım o kadar limon suyu çekti ki, kız kardeşimin dönüşünü bekleyemedim. İğneyle limon kabuğunu delip bir iki damla emdim. Kardeşim dönene kadar da unuttum, helâllık alamadım. Çocuğumuzun kırbalara iğne batırması bundan dolayı olabilir mi?”
“Bundan dolayıdır” demiş Ebul Vefa, “hemen kardeşinden helâllık alalım.”
Gidip helâlleşmişler. Ancak ondan sonra çocuk, kırbaları delme alışkanlığından vazgeçmiş.

 
Çıkarılan Ders:

Günümüzde de hem de islam toplumumuz‘da, insan yüreğine iğne batırmaktan zevk alanlar var. Herhangi bir konuda söylediğiniz ilmi meseleye karşı ilimle çürütmek yerine, olayı anında şahsileştirip sizi küçümsemeye, hatta aşağılamaya kalkışıyorlar, hakkınızda “Dine, imana yakışmayacak” ifadeler kullanıyorlar. Gözlerini yumuyor, agızlarını açıyorlar…

Aslında cevabınız vardır, ancak böyleleriyle tartışmaya girmek, aynı seviyeye inmek ve aynı batağa saplanmaktır. Üstünüz ister istemez çamurlanacaktır. Çamura bulaşmamak için bataklıktan uzak durmak şart…
“Cevab-ul ahmak essüküt” kuralınca susmak…
“Câhile cevap vermemek de bir cevaptır”

vesselâm.

Ş. Ümit

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 408
Toplam 278074
En Çok 1094
Ortalama 300