DİNDEN DÖNMEK - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

16-02-2020

DİNDEN DÖNMEK - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

Şer'î mahkemelerin kapatılmasının, her ne kadar başlı başına çok önemli ve tehlikeli, hatta devleti İslâmî niteliğinden soyutlayıcı bir hadise olmasıyla beraber, esasen hilâfet ve devlet işlerinin ayrılması hadisesine bağlıdır ve onun tabiî bir neticesidir. Çünkü Kemalistlerin hilâfet ve yönetimi ayırmaları, halifenin dini başkan olması görevinin de İslâm dinini yönetime hakim kılmak olmasından dolayıdır. Böylece dini hükümlerin gerektirdiği sorumluluklardan kurtulacaklar ve memleketi kendi akıl ve hevalarına göre diledikleri gibi yönetebileceklerdi. Bundan sonra memleketteki dinî otoriteyi temsil eden şer'i mahkemeleri kapatmak, onlar açısından yapılması gereken en tabiî işti.

Dolayısıyla yeni Türk hükümetinin hilâfet ve hükümeti ayırmasından hemen sonra, ben kesin hükmümü vermiştim.

Bu bana göre apaçık dinden dönmekti. Çoğu ulemanın, özellikle Mısır ulemasının bu olayı gereği gibi değerlendiremediklerini gördükçe üzüntü ve şaşkınlığım artıyordu. Olayı normal, mübah bir hadise olarak değerlendirmeleri ne garip! Onca derin ve geniş ilimleri, bu çok önemli dinî meseleyi idrak etmeye yaramıyorsa, daha neye yarıyor?

Dünya, nazırı ile faydalanmadı ey kardeş

Onun katında, aydınlık ve karanlık bir oldukça

Hilâfetin yetkilerinden soyutlanması ve şer'i mahkemelerin kaldırılması çok mühim iki meseledir. Ulemânın uyanmasına, sorumluluklarını hatırlamasına vesile olabilecek iki önemli olay!

Ne yazık ki, ulema bu meselelerin önemini kavrayamadı. Bilakis beni, meseleleri haddinden fazla büyütmekle ve Kemalistlere karşı aşırıya kaçmakla suçladılar. Oysa onlara yakışan, bu iki meseleyi, benim ve benim gibi düşünenlerin haklılığını gösteren birer kanıt olarak değerlendirmeleriydi.

Bazı kimseler, şer'i mahkemeler henüz kaldırılmadı, niye kendini bu kadar parçalıyorsun, diyeceklerdir. Evet henüz kaldırılmadı, ama kaldırılacağı bildirildi ve kesinlikle kaldırılacak. Bu, bir an meselesi. Eski Lazkiye mutasarrıfının önergeyi nasıl savunduğunu ve süsleyip güzelleştirmeye çalıştığını gördük. Konu Mısır gazetelerinde uzunca tartışıldı ve daha şimdiden birçok kimsenin destek ve hoşnutluğunu kazandı. Hem, ilga bilfiil vâki olduktan sonra dövünmenin ne faydası olacak?

Şiirlerini, Türk Kur'anı saydıkları Ziya Gökalp şöyle diyor:

Meşihat makamına hitaben yazılmış bir şiirinde

İlmi bırak külliyeye, adli devlete

Sen sadece diyanetin neşrine çalış

Muradımsa nail olmak haklı hürmete

Asra uyan vazifeni yapmaya çalış!

 

Şair bu davasında yalancıdır. Meşihattan sadece yargıyı gasp etmekle yetinmiyor, ilmin dahi gasp dilmesini emrediyor. Böyle bir meşihat, İslâm'ı nasıl neşredebilir? Allah yoluna davet önce hikmet ile olur. Bu da ilmi gerektir. Aksi takdirde, hüküm ve hikmetten yoksun bir devlet, yalvarma ve istirham derecesine indirgenir.

Bizde yüksek okullarda ders veren bu adam ve benzerleri şöyle derler: "Dileyen dinine sarılır ve gereği gibi ibadet eder. Ancak kilisenin devlet işlerine karışmaması, yetki ve otorite talep etmemesi gerekir."

Bu düşünceyi, aynen Avrupa'dan, özellikle de Fransız Devrimi'nden almışlardır. Onun için aynen kilise lafzını tekrar ediyorlar ve bununla camileri ve dini otoriteyi kastediyorlar. Oysa İslam dini, bireysel, toplumsal ve siyasal hükümler ihtiva eder. İslâm dini bir hükümet öngörür ve Müslümanların bu hükümetçe yönetilmelerini zorunlu kılar. İslâm toplumunda en güçlü ve etkin otorite, dini otoritedir. Mantık ve iknanın aciz kaldığı yerde, dini otoriteye başvurulur. İ'la-yı kelimetullahın garantisi budur. Dolayısıyla İslâm dini, gücün kendi elinde olmasını öngörür; buna razı olmayanlar ise onun düşmanıdırlar.

"Kim Allah'ın hükmüyle hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir." (Mâide, 44)

Şimdi de dikkatleri başka bir hususa çekmek istiyorum. Şu sıralar, önce bazı ağızlardan çıkan, sonra da Kemalistler nezdinde hüsn-ü kabul gören bir hezeyana dikkat çekmek istiyorum. Kemalistler yönetim yetkisinden soyutlanmış hilâfeti savunurken, buna "urvetu'l-vuska" gibi sarılmakta ve insanlar arasında yaymaya çalışmaktalar. Buna göre, hilâfet hükmetme yetkisinden soyutlandıktan sonra, Türkiye yönetiminde olmayan diğer tüm İslam halklarıyla ilişkiler kurup geliştirmesi imkânı da doğmuş oldu. Böylece hilâfetin otoritesi ve saygınlığı daha da genişledi. Son günlerde bu nağme birçok kiralık kalem tarafından terennüm edilmektedir. Özellikle eski Mutasarrıf tarafından. Gazete sütunlarındaki yazılarını bu nağme üzerine bina etti. Bu adamın aralarında bulunması, Mısır ulemasına ar ve utanç olarak yeter!

Mısır hariç hiçbir İslâm ülkesinde bu sese kulak veren çıkmaz. Daha önce söylediğimiz gibi, bu iddia, sadece bir hezeyandan ibarettir. Hiçbir yetkisi olmayan lafzı halifenin, yönetim ve hükümetin başı olan fiili halifeden daha etkili olacağını, İslâm topluluklarıyla daha iyi ilişkiler kurup onları kontrol edeceğini iddia etmek, hezeyandan başka ne olabilir?

Halifenin hilâfetinin sahih olabilmesi için, öncelikle gerekli şartları yerine getirmesi lazım. Daha sonra etkinliğinin genişlemesi düşünülebilir. Kitap boyunca ispat ettik ki, hilâfet hükümetsiz olmaz. Bilakis hilâfet, hükümetin bizzat kendisidir.

Hilâfet düzeni hükümet çeşitlerinden bir çeşittir ve Rasûlullah'ın hükümetine vekâlet etmekten ibarettir. Hükmetme yetkisi elinden alınan bir hilâfetin, hiçbir varlık nedeni yoktur.

Mısırlıların eski mutasarrıfa, şimdiye kadar, bir yılı aşkın süre içinde, sözde halifenin ne yaptığını, bu konuda ne gibi etkinlikler gösterdiğini sormaları gerekmez miydi?

Sözünü ettikleri "İslâm Kongresi"nin tertip edilmesi meselesi, gerçekleşmesi halinde bile, hilâfet ve imâmet makamının yerini dolduramaz.

İslâm Kongresi en iyi olasılıkla, İslâmi irşad, davet ve Müslüman halklar arasındaki bağları takviye gibi işleri sağlayabilir. Böyle bir kongrenin önem ve gereğini kabul etmekle beraber, sahih hilâfet makamına alternatif olması mümkün değildir. Hilâfete alternatif olarak takdim edilemez. Bunu iddia edenler, İslâm şeriatında hilâfet ve imametin ne anlama geldiğini, vazife ve sorumluluklarının neler olduğunu bilmeyen cahillerdir. O cahiller bilsinler ki, İslâm Kongresi'yle ilgili saydıkları ve sayacakları tüm görevler, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in halife ve varisleri olan İslâm âlimlerinin görevleridir. İslâm ulemasının hilâfetiyle büyük imamın (halifenin) hilâfeti arasındaki fark, imamın hükümet yetkisine malik olmasıdır. Hükümet yetkisinden soyutlanan bir halife ulemadan biri olur. Tabii eğer ilmi varsa. Onunla, başkası arasında hiçbir fark kalmaz. Hakikat budur. Bunun dışında söylenenler Frenk şeytanlarının Müslümanların  kafalarını karıştırmak için uydurdukları hezeyanlardan ibarettir. Hilâfetin bugüne dek sadece Türkiye'ye münhasır kaldığı, dolayısıyla hilâfetin Türk hükümetiyle ilişkilerini keserek nüfuzunu tüm İslâm alemine yayma imkanı doğacağı düşüncesi garip bir düşüncedir. Çünkü hükmetme yetkisinden yoksun bir hilâfet, mahiyet ve anlamını yitirmiştir. Hilâfet diye isimlendirilemez.

Tamamı idrak edilemeyenin, tamamı terk edilemez.

Madem halifenin otoritesi tüm Müslümanları kapsamıyor, o halde Türkiye'deki otoritesine de son vermeliyiz, denilemez.

Hilâfet ve hükümet ayrılmazlığıyla ilgili olarak aşağıdaki âyet-i kerimeye dikkat çekmek istiyorum.

" Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. O halde, insanlar arasında adaletle hükmet, keyfe uy(up ilâhî emre aykırı hüküm ver)me, yoksa (keyfî hüküm vermeler) seni Allah’ın yolundan saptırır. " (Sad, 26)

Ne acaip bir hayasızlıktır ki, eski mutasarrıf "Hepsi idrâk edilmeyenin, hepsi terk edilmez" kaidesi etrafında 14 Kasım 1923 tarihli el-Ehram gazetesinde şunları yazıyor:

“Halife, siyasi ve idarî sıfatını haiz olursa, hilâfet sıfatı ve sahih olmaz diyen kimselerin şüphe ve tereddütlerine cevap vermek istiyorum.

Evet, halifenin tüm Müslümanların dini ve dünyevi idarelerinde, siyasí, idarî ve sosyal tüm işlerinde, tam ve genel bir velayetinin olması vaciptir. Bununla beraber unutmamamız gerekir ki, bu şart ancak Hulefa-i Râşidîn döneminde uygulanabilmiştir. Çünkü Raşid Halifelerin otoritesi tüm İslâm devletlerini kapsıyordu. İslâm ülkelerinin tamamı halifenin idare ve yönetimi altındaydı. Ancak daha sonra İslâm ülkelerinin çeşitli sultanlıklara ayrılması üzerine bu şartın uygulanması mümkün olmadı. Aynı anda, iki veya daha çok halifenin varlığına şahit olmaktayız. Halifenin otoritesine boyun eğmeyen sultan ve beyler de işin cabası!

Bir şeyle amel etmek onu hepten iptal etmekten hayırlıdır. O halde şöyle diyebiliriz. Halife bazı siyasi ve idari yetkilerini sultanlara veya hükûmetlere devredebilir. Zamanının şartlarına göre uygulayabileceği yetkilerini de kendinde tutabilir. Bu devir işlemi, sözlü olarak vâki olmasa bile fiilen vâki olmuştur. Denildiği gibi “Tamamı idrâk edilmeyenin, tamamı terk edilemez.

"Bu şer'-i şerifin hükümlerine uygundur. Akıl ve hikmet gerçekleşmesi mümkün olanı kabul, mümkün olmayanı ise ihmal etmeyi gerektirir."

Bu adamın mezhebine göre, şeriat, akıl ve hikmetten her biri vaki olan her şeyi kabul etmeyi gerektirir. Çünkü vaki olan her şey mümkün, aksi gerçekleşmesi zor olandır. Vaki olan şey, eğer mümkün olmasaydı vâki olamazdı.

Şer'i mahkemelerin kaldırılmasını ve hilâfetin hakikatinden soyutlanmasını bu kaideye binaen kabul ediyor. Eğer Kemalistler, hilâfetin adını değiştirselerdi, onu da kabul edecekti. Çünkü bir şeyle amel etmek, onu terk etmekten hayırlıdır! Ve hepsi idrak edilmeyenin hepsi terk edilmez.

Böylece herkesin bildiği bu kaidelerle, olayların altını üstüne getiriyor.

Ey adam! Mısır'da yaşadıkça dilediğini söyle. Körler çarşısında ticaretin zarara uğramaz, malın elinde kalmaz!

Bu sözlerini, hilâfet otoritesinin tüm Müslümanların idari ve siyasi işlerine şamil gelmesinin vücubiyeti üzerine bina ediyor. Müslümanların siyasi ve idarî işleri ise hükümetle tabir edilir ve bu sayede güç ve kemali sağlanır. Ancak gönlümüzde böyle olmadığından dolayı mevcut durumla yetinmek gerekir. Oysa makalesinin başında, hilâfetin hükümet yetkisinden tecrid edildikten sonra Müslümanlar üzerindeki otorite ve nüfuzunun arttığını söylemişti. Adam böylece aynı makalede çelişkili iki görüşü savunarak açık bir tenakuza düşüyor.

Söylediklerinden çıkan sonuç şu: Halife ya tüm Müslümanlar üzerinde tam bir velâyet ve hükümet yetkisine sahip olur, ya da kendi ülkesi ve merkezindeki tüm yetkilerini kaybeder.

Böylece, "Tamamı idrâk olunamayanın, tamamı terk edilemez" kaidesini tersten işletiyor.

"Bu devir işlemi, sözlü olarak vâki olmasa bile fiilen vâki olmuştur" derken, ne demek istiyor?

Veya sorun bakalım: niçin sözlü olarak vâki olmamıştır?

Veya niçin fiilî olarak vâki olmuştur?

Daha önce de açıkladığım gibi, Kemalistlerin hilâfet makamına yaptıklarıyla, mustaz'af halifeler döneminde olanlar kıyaslanamaz. Halifelerin birden çok olmaları meselesini de izah etmiştik.

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 455
Toplam 227593
En Çok 1094
Ortalama 289