ŞER`Î MAHKEMELERİN KALDIRILMASI - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

24-01-2020

ŞER'Î MAHKEMELERİN KALDIRILMASI - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

 

Sonra, Ankara Cumhuriyeti'nin en büyük yazar ve siyasilerinden olan olan Ahmed Ağayev'in Akşam gazetesinde yazdıkları sizi uyandırmaya yetmez mi?

Yazar, makalesinde Kur'ân ve İslâm öğretilerini kınayarak, bu öğretilerin 1924 yılında uygulanmasının artık mümkün olmadığını iddia ediyor.

3442 sayılı nüshasında, bu konuya yer ayıran er-Rey el-Âm gazetesi söyle diyor: "İslâm dinini alaya almaya, küçük düşürmeye yönelik bu makalenin daha düne kadar, İstanbul'un en büyük fakültelerinden birinde İslâm felsefesi dersleri okutan Ahmed Ağayev gibi birisinden sâdır olması hayrete şayândır. İnanılacak gibi değil! Daha dün, bu hanif din ve faziletleri hakkında söylediklerini ne çabuk unuttu?"

Gazete böyle diyor, ama bildiğim kadarıyla bu adam İttihatçılar döneminde de her ne kadar İslâm'a açıkça saldırmaya cür'et edemese de, laik düşünce ve ilkelere bağlı biriydi. Dolayısıyla Mustafa Kemal, görüşlerini bilip desteklediği bu adamı kendine yaklaştırmış ve hükümetinde önemli görevlere atamıştır. Daha düne kadar İslâm dininin faziletlerini anlatan bu adam eğer şimdi Kemalist hükümet merkezinden dine saldırıyorsa, bunu Ankara hükümetinin özelliğinin bir belirtisi olarak değerlendirebiliriz.

Sonra şer'i mahkemelerin ilgası hakkı görmemize yeterli değil midir?

Hakikatte bu olay, dinden çıkmanın en basit ve en açık alametidir. Daha nereye kadar, Kemalistleri savunacaksınız?

Onların yaptıkları çoktan te'vil sınırlarını aşmadı mı?

Dine aykırı planları görmeniz için daha ne gibi bir delil arıyorsunuz?

Bizzat dinsiz olduklarını ilan etmelerini mi bekliyorsunuz?

Bunu da yaptılar. Lozan temsilcileri ve daha başkaları bu gerçeği itiraf ettiler. Hükümetlerinin dinsiz olduğunu açıkladılar. Hükümetin görüşlerini yansıtan Akşam gazetesinin, hükümetin umumi taşıtlar ve mekanlardaki, kadın ve erkekleri ayıran perde ve engelleri kaldırması kararını yorumlarken, kararı Türkiye Cumhuriyeti'nin İslâm cumhuriyeti olmadığı gerçeğine dayandırdığını görmediniz mi? Belki de onların kafir değil, laik olduklarını söyleyeceksiniz.

Arap gazetelerinden, Kemalistleri savunan kiralık kalem sahipleri de bu anlamda bir şeyler geveliyorlar.

Gazeteler bu kiralık herifi, Lazkiye mutasarrıfı ve Beyrut vilayeti genel sekreteri olarak tanıyorlar.

Şer'i mahkemelerin ilgasını, telgraflar, "Dini mahkemelerin ilgası" haberiyle duyurmuşlardır. Bu şahıs ise bir Ezher talebesinin konuyla ilgili sorusunu şöyle cevaplıyor: "Türkiye'de dini mahkemeler yoktur, şer'i mahkemeler vardır."

İşte, İttihatçı ve Turancıların peygamberi bu adamdır. Bu adamın Kemalistlerin nezdinde de önemli bir yeri vardır. Bugün, Milllet Meclisi’nde Diyarbakır mebusu olarak bulunmaktadır. Tevhid-i Efkâr gazetesi, bu adamın resmini yayımlayarak altına şu cümleleri yazmıştır: Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmed'le beraber, Mustafa Kemal'in Türkiye Cumhuriyetinin temelini atan iki şahıstan biridir.

Eski Lazkiye mutasarrıfının sözünü ettiği Mecelle medeni kanununun genişletilip şer'i hükümler ilave edilerek güncel koşullara uygunluğunun sağlanması meselesi, şer'î mahkemeleri ilga edenlerin plan ve programlarında yoktur. Onların programlarında, Ziya Gökalp'ın planları vardır.

Mecelle'nin, İslâm kaynakları ve muteber tüm İslâm mezheplerinden yararlanılarak güncel koşullara uygunluğunun sağlanması, gerçekten çok ulvî ve önemli bir plandı. Ancak bu planın güzelliği, İttihatçı hükümetin elinde ziyan oldu. Bu güzel proje, onların elinde oyuncak bebeğe döndü.

Proje üzerinde yapılacak çalışmalar, ehil olmayan kimselere tevdi edildi. İstanbul'un tanınmış hiçbir âliminin görüşüne başvurulmadı. Oysa, önde gelen alimlerden bağımsız bir komisyon oluşturularak, görev bu komisyona tevdi edilmeliydi.

Böyle yapılmadı. Yetersiz ve ehil olmayan kişilerden zayıf bir komisyon teşkil edildi ve başına da Seyyid Bey gibi dinine ve ilmine güvenilmeyen birisi geçirildi. Bu adam şimdi İzmir mebusu ve adalet bakanıdır. Daha önce de Osmanlı Ayân ve millet meclislerinde İzmir naibi olarak bulunuyordu. Her iki mecliste de beraberdik. Mecliste, İttihat ve Terakki'nin sözcülüğüne soyunmuştu. Bu adamın bir meclis oturumunda söylediği öyle bir söz var ki, hiç unutamam!

Parlamentoda herkesin şahit olduğu şu cümlenin sahibidir: "Kendinizi yormayın, devlet yok olur, İttihat ve Terakki gene yok olmaz." Sonra, ne gariptir ki, bu adam Harb-i Umumi'den sonra, hapisten bana yazdığı bir mektupta Ferid Paşa hükümeti nezdinde, onun için af girişiminde bulunmamı rica ediyor:

"Ben hiçbir zaman, İttihat ve Terakki Partisi üyesi olmadım. Hiçbir komisyon ve kongresine, gizli ve açık hiçbir toplantısına katılmadım. Zâtı âlinizce malum olduğu üzere, onlar bizi yabancı sayarlardı. Hiçbir zaman onların çirkin faaliyetlerini eleştirmekten geri durmadım ve durmuyorum.”

Oysa, onu tanıyan herkes gibi, ben de onun İttihatçıların elebaşılarından olduğunu; resmî-gayri resmi meclis ve mahfillerde İttihatçıların avukatlığını yaptığını çok iyi biliyorum. Yıllar boyu İttihatçıların lider kadrosunda yer aldığı halde, nasıl oluyor da onların hiçbir toplantılarına katılmadığını iddia edebiliyor? Sonra adamın İttihatçları eleştirdiği veya onları terk ettiği, duyulmuş ve görülmüş değildir.

Bu Seyyid Bey'in unutulmaz bir sözü daha vardır ki, onun ne denli duyarsız biri olduğunu gösterir. İttihatçı Hükümet, devlet bütçelerinin birinde, Adalet Bakanlığına bağlı bir müsteşarlık ihdas etmişti. Bu makama İtalyalı Kont Ostrorog'u atamak istiyorlardı. Kanunun Meclisteki müzakereleri sırasında Seyyid Bey şöyle dedi:

"Hilâfet başkentinde usûl-ü fıkhı bu konttan daha iyi bilecek bir âlim yoktur.”

Böylece İtalyan kont bu göreve getirildi. Sonra kontun evinin İttihatçılar için eğlence ve fuhuş mahalli haline getirildiğini duyduk

İşte Mecelle'yi araştırıp geliştirme komisyonunun başkanı! Burada kişiler hakkında tafsilâta girmek istemiyorum. Fakat İttihatçı ve Kemalistlerin daha iyi tanınmalarına vesil olması amacıyla bu hususları zikretme gereğini duydum. Dolayısıyla bu adamın mektubundaki, sadece bir sırrını ifşa etmek zorunda kaldım. Adamın kendisini İttihatçilardan ve yaptıklarından teberri etmek istemesi sırrını açığa vurdum.

Partiyi devletten, İtalyan kontunu da İslâm ulemasından üstün tutan sözlerine ise, tüm Meclis üyeleri şahittir. Eski Lazkiye mutasarrıfının "Geçmişte olduğu gibi günümüzde de şer'î ve nizamî mahkemeler arasında birçok ihtilaf ve zıtlıklar yaşanıyor. Bu da gereksiz yere hukuk ve vakit kaybına neden oluyor. Kanunlarını şer'î hükümlerden alan bir İslâm devletinde iki ayrı mahkemenin bulunmasının hiçbir faydası olmadığı açıktır" şeklindeki sözleri yalandan ibarettir. İnsan, yüzü kızarmadan nasıl bunca yalanı söyler?

Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından sonra, nerede İslâm devleti? Nerede, bu devletin İslâm hükümlerinden istinbat edilen kanunları?

Bilakis hilafete yaptıklarını, İslam şeriatinden kurtulmak için yapmadılar mı?

Bu adamın sözlerinde mantıktan bir eser yoktur. Eğer devletin kanunları, şer'i kaidelerden alınıyor olsaydı, bu, şer'î mahkemelerin ilgasını değil, ikamesini gerektirirdi.

Adamın, Kemalistlerin yaptıklarına karşı konumu, şairin dediği gibidir.

"Kişiyi eğer iyi işleri övmüyorsa

Onu övmeye kalkan, fasih dahi olsa saçmalar"

Onlar Ankara'da dini yıkarken, bu adam da Kahire'de Mısırlıların gafletini kullanıp, bâtılı hak gösterme çabasını veriyordu.

Meselenin hakikati şudur: İslam devletinin mahkemeleri sadece şer'î mahkemeler olur. Osmanlı'nın eski dönemlerinde de bu böyleydi. Nizamiye mahkemeleri ise devletin zaafiyete uğraması üzerine, yabancı devletlerin baskıları sonucu ihdas edilmiştir. Zorlama ile kurulmuş bu mahkemelerin dahi mümkün mertebe şeriata uygun olması için çalışılmıştı.

Bu mahkemeler devlet kontrolünde bulunmasına ve devletçe tesis edilmesine rağmen "yabancı" sayılmışlardır. Şer'î mahkemeler ise varlık ve görevlerini olduğu gibi devam ettirmişlerdir.

Yapılması gereken şey, şer'î mahkemelerin alanını genişletip, yabancı zorlamalarıyla oluşturulmuş nizamiye mahkemelerinin ortadan kaldırmak iken, kimsenin aklına bunun tam tersinin gerçekleşebileceği gelmemişti.

Müslümanlar, devletin yeniden istiklalini kazanmasını kutlamakla meşgulken, işte tam bu sırada şer'î mahkemelerin kaldırılması acı bir tokat olarak yüzlerine patladı.

Sabah ışığını görmeyi temenni edenin, onu gördüğü zaman gözünü yitirmesi gibi, Müslümanlar skandalın olumsuz boyutlarını yeterince göremedikleri gibi, gerekli tepkiyi de gösteremediler.

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 104
Toplam 226409
En Çok 1094
Ortalama 288