HALİFENİN VE HÜKÜMET ADAMLARININ TAKİP EDECEKLERİ YOL - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

23-11-2019

HALİFENİN VE HÜKÜMET ADAMLARININ TAKİP EDECEKLERİ YOL - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

Program

İslâm ulemasının ileri gelenlerinden Ebu Bekir et-Tartuşî Hazretleri “Siracü’l-Mülûk” adlı kitabında diyor ki, milletin saadeti, memleketin selâmeti, hükümet işlerinin intizamı, devlet ve saltanatın sağlam esaslar üzerine kurulması için halife ve hükümet adamları (üç usulü) meslek kabul etmelidirler.

1) İsteyen ve arzu edenlere memuriyet vermemek.

2) Tebaaya karşı zorbalık ve şiddet kullanılmasını terk ederek her hususta güzelce hizmette bulunmak.

3) Adet olarak müşavere edilmesi lazım gelen işleri akıllı ve tedbiri elden bırakmayan kimselerle istişareden sonra yapmaya başlamak esaslarına son derece itina etmek lazımdır.

İslâm memleketlerinin fitne ve fesattan selâmeti, İslâm Devletinin gayet kuvvetli ve sağlam esaslar üzerine kurulması ancak halife ve hükümet adamlarının zikrolunan usullere, sonsuz bir ciddiyet üzere sarılmaları ile olabileceğinden birinci usulü Âlemin Efendisi Peygamber Efendimiz ilâhî kanunun şubesi olan hadis-i şerif ile, ikinci ve üçüncü usulleri de Allahü Tealâ Hazretleri Kur’ân-ı Münzel ve İlâhî kanun ile beyan burmuşlardır.

İmamı Buhari ve Müslim’in tahric ettikleri “Resûl-i Ekreme bir kimse gelip dedi ki: "Ya Resûlullah, beni bir memuriyette istihdam et." Peygamber Efendimiz buyurdular ki: "Bize emanetullah olan memuriyeti isteyenlere vermeyiz. Onları böyle mühim işlerde istihdam etmeyiz. En salih ve en lâyık olanları bulup millet işlerinde vazifelendiririz” hadisi ile Âlemin Efendisi Peygamberimiz bu usule işaret buyurmuşlardır.

Yukarıda adı geçen Ebu Bekir et-Tartuşî Hazretleri diyor ki: Hz. Peygamber Efendimizin memuriyet isteğinde bulunan zatı reddedip isteğini yerine getirmemesindeki sır ve hikmet şudur. Memuriyet Allah’ın emaneti olup tebaanın canlarını da mallarını da tasarrufu içine almaktadır. İyi bir şekilde yapılmadığı müddetçe manevi mesuliyeti çok şiddetlidir. İşte bu manevi mesuliyet korkusundandır ki fakihlerden niceleri hâkimlik vazifesini, belki iyi bir şekilde yürütemeyiz diye, kabul etmekten istinkâf etmişlerdir.

Şu halde manevi mesuliyeti asla düşünmeyerek memuriyet elde etmek için koşan kimsenin maksadı vazife görmek değil, Beytü’l Mal (Devlet Hazinesi)’den bol bol maaş, işi görülecek halktan rüşvet almak suretiyle halkın mallarında ve keyfi icraatta bulunarak da insanların nefislerine hainlikte bulunmaktır. Çünkü bu konuda göstermekte olduğu acelecilik, haince bir gaye beslemekte olduğuna delildir.

Haince maksatlar beslemekte olan alçakları milletin işlerinden birine memur tayin ederek halk üzerine musallat kılmak, koyunu kurda ısmarlamak kabilinden olacağı cihetle bu gibilerine memuriyet tevdi’ eden amirin Allah’a, Resûlüne ve bütün tebaaya karşı pek büyük bir hıyanette bulunmuş olur. İslâm’ın büyük eserlerinden “Siyaset-i Şer’iyye” adlı kitapta da şöyle deniyor:

“Amir ile aralarında bulunan yakınlık ve dostluğa veya yolda, beldede, Arap ve Türk gibi cinsiyette uygunluğa veyahut bir cemiyet efradından bulunmak gibi münasebete veyahut rüşvet veya başka bir takım şekillerle amirin istifadesine binaen veya ehil ve lâyık olanlara amirin kin ve düşmanlığından dolayı Allah’ın emaneti olan memuriyete ehil olmayan bir takım kimseleri seçip tayin eden âmir, hem Cenab-ı Hakka, hem Resûl-i Ekrem’e ve hem de bütün tebaaya karşı pek büyük bir hıyanet işlemiş olur.”

“Çünkü Fahr-i Âlem Peygamber Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır: Müslümanların işlerinden bir işe malik olan bir zat, halkın yerine getirilmesi gereken işlerinden birine ehil ve lâyık bir kimse bulunurken o işe ehliyeti bulunmayan veya doğruluğu olmayan diğer bir kimseyi vali, mutasarrıf tayin ederse hem Cenab-ı Hakk, hem Resûl-i Ekrem, hem bütün müminler ve hem de umum tebaa hakkında hıyanet işlemiş olur.”

Hz. Ömer el-Farûk (radıyallâhu anhu) şöyle buyurmuştur: “Müslümanların işlerinden her işin başında bulunan bir zat, ya aralarındaki yakınlık veya dostluk veyahut diğer bir çeşit münasebetlerden dolayı ehil olmayan bir kimseyi Müslümanların işlerinden bir işe seçip tayin ederse Allah’a, Resûl-i Ekrem’e ve umum tebaaya zulmetmiş ve onlar hakkında pek büyük bir hıyanet işlemiş olur.”

Hâlbuki böyle zalim ve hain kimselerin düşmanı ancak Allah olup kıyamet gününde onlara pek şiddetli cezalar vereceği gibi dünyada da zulüm ve hıyanetlerinin cezasını göstereceği muhakkaktır.

Yukarıdan beri arz ettiğim hadisler işleri ehline tevdi etmek amir üzerine vacip olduğuna delâlet ettiği gibi halkın işlerini ehline vermemenin manevi zararını da açıklamaktadır.

Maddi zararına gelince, halkın işleri ehline verilmemesi yüzünden millet ve hükümetin başına pek çok zarar, felaketler geleceği şüphesizdir.

Çünkü ehliyetsiz memurlar ile idare olunan hükümette bir yandan halkın işleri haksızlığa uğratılmak, hamiyetsizlik ve kifayetsizliklerinden dolayı kendilerine tevdi olunan vazifeleri iyice yerine getiremeyerek halk hizmetleri sürüncemede bırakılmak, diğer yandan daha süfli karakterlerinin sevki ile halkın mallarına, canlarına, sair haklarına tecavüz etmek gibi yolsuzluk ve zulümler yüzünden halkın hükümet hakkında beslemekte bulunduğu iyi niyetleri ortadan kalkmış ve kalpleri kırılmış olup hükümete karşı soğukluk meydana gelir. Hükümet aleyhine kötü bir düşünce uyanır. İşte bundan dolayı kalben hükümete düşmanlık beslemek, lisanen kötülemek ve aleyhinde konuşmak, kalemle de fenalıklarını neşr ve ilan etmek gibi durumlara cüret ederler. Tebaanın bu hususta olan cüretleri kuvvet kazanınca zulüm ve istibdat ile idare olunan hükümetin idaresi altından kurtulmak çaresine düşerek zalim idareyi kaldırmak ve hükümet şeklini değiştirmek veya başka hükümetin himayesine girmek hususlarına olanca kuvvetleri ile gayret sarf ederler. Hükümetin tebaası bu fikre düşünce, tabiatıyla hükümet aleyhine her taraftan tarizler baş gösterir. Bu şekilde hem dahili ve hem harici olarak hükümetin politikası bozularak dehşetli zaaf içinde yuvarlanmaya başlar. Hükümet ahvalinin bu derece vahameti, tabiatıyla hükümetin inkırazı ile neticeleneceği muhakkaktır.

Meselenin hakikati bu merkezde bulunduğuna tarih de şahitlik etmektedir.

Mesela Emevi Hilâfeti’nin son hükümdarı olan Mervan bin Muhammed zamanında durum bu merkezde idi. Çünkü bu halife zamanında valiler ile devlet memurlarının tayininde güzel seçime ehemmiyet verilmezdi. Hatta bazen bir adamı bir cariyenin tavsiyesiyle yahut takdim edilen bir hediyeye mükâfat olarak bir vilayete vali tayin ederlerdi. Hatta Hişam bin Abdülmelik, Cüneyd bin Abdurrahman hakkında böyle yapmıştı. Cüneyd, Hişam’ın karısına kıymetli taşlarla süslü bir gerdanlık hediye edip Hişam gerdanlığı beğenmişti. Cüneyd onun gibi diğer bir gerdanlık daha hediye edince Hişam onu h. 111 (m. 729) senesinde Horasan’a vali tayin etmiştir.

İşte devlet işlerini ehline tevdi etmemek, eğlence, zevk ve sefa ile meşgul olup hâkimiyetlerini kuvvetlendirecek sebeplere itina ve ihtimamda bulunmamak yüzünden Mervan bin Muhammed zamanında Emevi hükümeti münkariz olarak Abbasoğulları’na geçmiştir.

Hâsılı halkın işlerini yürütmekte ehline vazife vermemenin neticesi inkıraz ve helâkten başka bir şey olamayacağından milletin saadeti, hükümetin intizamı ve vatanın selâmeti için takip edilmesi lâzım gelecek siyasetlerden biri, belki en başta geleni devlet işlerini ehline tevdi’ olunduğunu hem kavli hem de fiili sünneti ile âlemin efendisi Hz. Peygamber Efendimiz ümmetine tebliğ ve talim buyurmuşlardır. Dolayısıyla yüce İslâm dini bu hususa son dereceye kadar itina ve ihtimam edilmesi gerektiğini halife ve hükümet erkânı üzerine vacip kılmıştır.

 

İkinci Usûl

Al-i İmran suresinin 159. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

“Ya Muhammed! Uhûd Gazasında ganimet hırsı gibi bazı sürükleyici sebeplerle yerlerini terk ederek mağlubiyete sebebiyet verenler Allah’ın rahmeti ile, seni onlara taltife muvaffak kılmasıyla mülâyemet ve iltifat ettik, merhamet gösterdik, en iyi bir muamelede bulunduk. Yoksa çirkin huylu, sert sözlü, katı yürekli, merhametsiz olsaydık onlar senden nefret ederler, etrafından dağılıp giderler ve hiç biri yanında kalmazdı. Dolayısıyla Uhûd gününde senin hakkında irtikâp ettikleri kusurlarını af ile, Allah hakkında irtikâp ettikleri kusurlardan dolayı da benden mağfiret talep eyle. Ta ki onlara olan şefkat ve merhametini itmam ve ikmal etmiş olasın.”

Bu ayet insanları hükümetin satvetini ve milletin selametini temin edecek iki mühim siyasi şekle yöneltiyor: İlk olarak; halk ve tebaa hükümetten nefret, hükümetin memurlarına kin ve düşmanlık beslememek için fena ve sert sözden, zorbalık ve şiddetle muameleden, kanuna aykırı ve keyfi muamelelerden kaçınmalı, ikinci olarak; halkın hükümete muhabbetlerini sağlamalı, bağlarını çoğaltmak ve tamamlamak için onlara iltifat, yakınlık, merhamet ve şefkatte bulunmalıdır. Çünkü emir sahibi ve hükümet memurlarının halk hakkında hüküm ve başkanlıkları şer’i kanun ve akla ve hikmetin kaidelerine uymadıkça, görüş ve gayretleri beldelerin emniyetini, halkın refah ve rahmetini temin etmedikçe ne devlet işleri düzene girer ve ne de millet ve memleket selâmete ulaşır.

Hz. Ali Efendimiz, Mısır’a vali tayin ettikleri, sahabenin ileri gelenlerinden Malik bin el-Haris (radıyallâhu anhu)’ya vermiş bulunduğu Abd-nâme’nin bir fıkrasında şöyle buyuruyorlar:

“Güzel hareketlerinle halkın kalbindeki kin ve kötülüklerin bağlarını çöz, tebaaya iyi muamele et, kötülükleri terkle düşmanlık sebeplerini kesip at!.”

İmamı Ali Hazretleri’nin bu sözleri, halkın hükümetten kin ve düşmanlıklarını kaldırıp yok edecek ve hepsinin tamamıyla hükümete bağlılıklarını sağlayacak esas kaideleri ve hükümet memurlarının güzel ahlâk sahiplerinden seçilmesi lazım olduğunu ve memurların söz ve fiilleri birleşmedikçe hükümetin icraatının halk üzerinde tesiri görülemeyeceğini açıklamaktadır.

Ümmetin büyüklerinden bazıları diyor ki tebaa büyük, orta ve küçük olmak üzere üç kısımdır. Gerek emir sahibi ve gerek sair memurlar büyüklere baba, ortalara kardeş ve küçüklere oğul nazarı ile bakmalıdır. Dolayısıyla büyüklere ikram ve iktiran, ortalara ihsan, küçüklere merhamet ve şefkat beslemelidir. Zira bir şahsın, bir kavmin, bir hükümetin saadet ve selâmeti Allah’ın emirlerine itaat, yarattıklarına şefkat ile vücut bulabilir.

Acem şahlarından Yezdicurd, mülk ve devletin salah ve bekası ne ile olur, diye bir hekimden sorması üzerine, hekim demiştir ki: Halkına yakınlık ve yumuşaklıkla hizmet etmek, vergi tahsili esnasında zorbalık ve şiddet göstermemek, emir sahibi ve devlet memurları her zaman adaleti yerine getirerek kendilerini halka sevdirmek, memleket dahilinde bulunan yolları eşkıya ve asilerin taarruzundan masun kılmak, zalimlerden mazlumların haklarını almakla mülk ve devletin kurtuluş ve bekâsı temin edilebilir.

Zorbalık ve şiddetle idare ahali ve tebaayı hükümetten nefret ettireceğine tarih de şehadet etmektedir. Bu cümleden olarak Emeviler devrinde vergi tahsilinde pek ziyade zorluk ve şiddet gösteriliyordu. Bu şekilde halk hükümetten son derece rahatsız olmuşlardır. Ve öyle bir hükümetin tabiyetinden çıkmaya ve Emevi halifelerinin tahttan indirilmesi için çalışanlara yardım etmeye hazırlanmışlardı. Hususiyle Arap olmayan Müslümanlar, memurlar tarafından görmüş oldukları zorbalık, şiddet, zulüm ve yolsuzluktan dolayı son derecede rahatsız oldukları için hükümet aleyhinde şiddetli düşmanlık beslerlerdi. Bu durum Emevi devletinin rakipleri olan Abbasilere Arap olmayan Müslümanların yardım ve dostluklarına sebebiyet vermiş olmasıyla hilafet Abbasi oğullarına geçerek Emevi hükümeti yıkılmış oldu.

İşte zorbalık ve şiddetle hareket etmenin maddi zararı bu gibi vahim neticelerdir. Manevi zararına gelince, bunu şu hadis-i şerif göstermektedir:

“İdaresi altında bulunan halka rıfk ve yumuşaklıkla hizmet etmeyen emir sahibi ve devlet memurlarına, kıyamet günü ahirette de yumuşak davranılmayacaktır.”

 

Üçüncü Usûl

Meşveret: Fikirlerin ve görüşlerin çarpışmasından hak ve doğruyu bulup çıkarmak demektir.

Meşveret, Allah, Peygamber ve Sahabi amellerinde meşru bir yoldur. Çünkü Bakara suresinin 30. ayeti olan “Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti” ayet-i celilesi ile kullara müşavereyi öğretmek hikmetine binaen meşveret kanunu Allah’ın fiillerinde meşru olduğu beyan olunuyor. Al-i İmran suresinin 159. ayeti olan “İş hakkında onlara danış” ayet-i celilesi ile meşveret kaidesi peygamberin fiillerinde meşru olduğu gösteriliyor. Şûrâ suresinin 38. ayetindeki “Onların işleri aralarında danışma iledir” hükmü de bir iş ve hadise ortaya çıktığı zaman kendi reyleri ile hareket etmeyip hemen toplanıp o hadise hakkında müşavere ve müzakere eyledikten sonra hak ve doğru olan ile işlerini gördükleri için Sahabe-i Kirâm övülüyorlar. Birinci ayet, hadise hakkında meşveret lazım olduğuna bütün insanları aydınlattığı gibi ikinci ayet bir iş hakkında emir sahibi ve hükümet adamlarının bütün köy ve kasaba, vilayet ve payitaht halkı ile müşavere etmek ve üçüncü ayet ile de bir hadise hakkında ümmet ve ahali kendi aralarında müşavere etmeleri lazım geldiğine işaret olunuyor. Dolayısıyla üçüncü ayetin işaret ve delaletinde hükümet işleri, halkın hizmetleri, memleketin ümranı hususlarında bütün halk ve tebaanın içtima ve müşavere hakları olduğu anlaşıldığı gibi ikinci ayetin işaret ve iktizasından da zikrolunan hususlarda halkın emir sahibi ve hükümet adamları ile içtima ve müşavere hakları olduğu anlaşılmaktadır.

Fakat bütün halkın bir arada içtimaları imkânsız olduğundan bu içtima ve müşavere zaruri olarak milletin vekilleri ve ümmetin ileri gelen akıllıları ile olması lazım gelir ki işte bu da zamanımızda halk tarafından seçimle gönderilen mebuslar ile ortaya çıkmaktadır.

Sahabenin büyüklerinden Ebu Hureyre (radıyallâhu anhu)’nun bir sözünün ifade ettiği manaya göre Hz. Peygamber Efendimiz bizzat Sahabe-i Kirâm ile müşavere, umumi ve hususi işlerde onların görüş ve mütalaalarını sorup öğrendikten başka Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık (radıyallâhu anhu) bazı hususlarda adeta hususi bir müsteşar ittihaz etmişlerdir.

Hz. Peygamber Efendimiz masum ve müşavereden müstağni iken müşavere hususuna son derece ihtimam buyurması Sahabilerin kalplerini temiz tutmak ve birleştirmek ve sonradan gelecek ümmete doğru yolu göstermek ve öğretmek içindi.

İslâm ulemasının büyüklerinden Abdülaziz el Buhari “Keşfü’l-Pezdevi” adlı kitabında diyor ki: Ahzab gazvesinde bütün Arapların müttefikan Müslümanların aleyhine hareketini görünce Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşmanların reisi bulunan Uyeyne bin Hasnu’l-Fizari’ye sulh anlaşması için bir adam gönderdi. Ve buyurdu ki: “Ebu Süfyan'a müzahereten ve bizim muharebe etmekten vazgeçip kavim ve aşiretiyle çekilir giderse Medine’nin meyve ve mahsulünün üçte birini onlara vereceğiz.” Üyeyne: “Medine’nin yarı mahsulünü vermedikçe muharebeden vazgeçemeyiz” diye cevap gönderdi. Bunun üzerine Hazreti Fahr-i Âlem Efendimiz bu mesele hakkında ensarla istişareye girişti. Evs Kabilesinin reisi Sa’d bin Ubade bulunuyordu. Bu iki zat dediler ki: “Ya Resûlullah! Bu suretle sulh anlaşması yapılması Allah tarafından mı emredildi? Yoksa zat-ı Risalet-penahinizin fikir ve mütalaası mıdır?” Resûl-i Ekrem Efendimiz de “Kendi fikir ve mütalaamdır” buyurdular. Bunun üzerine bu iki sahabe dediler ki: “Ya Resûlullah! Onlar cahiliyet devrinde bile satın almaktan başka bir şekilde Medine’nin meyve ve mahsullerine sahip olamıyorlardı. Hak Tealâ Hazretleri bizi Din-i Mübin-i İslâm ile müşerref ve muazzez kıldıktan sonra Medine’nin mahsulünden bir habbe bile vermeyiz. Onlar ile bizim aramızı kılıç ve muharebeden başka hiçbir şey ayıramaz.”

Bu muhterem zatların bu sözlerinden sonra Hz. Peygamber Efendimiz son derece memnun ve mesrur olup şöyle buyurdular: “Ben Arapların size ok attıklarını, ittifak halinde üzerinde hareket ettiklerini görmüş ve onları sizin üzerinizden kaldırıp atmak arzu etmiştim. Madem ki siz muharebede sebat edecek ve metanet gösterecekseniz ne alâ!” Akabinde sulh için gelenlere: “Gidiniz. Size kılıçtan başka bir şey veremeyeceğiz” buyurmuştur.

Sahabiler de bir hadise hakkında aralarında müşavere ve müzakerede bulunmadıkça karar vermezlerdi. Bu cümleden olmak üzere Peygamber Efendimizin irtihali günü, Hz. Peygamber’in defninden evvel Sahabiler hemen Sakife beni Saide adlı mahalde toplanıp Peygamber Efendimiz tarafından Müslümanların görüşlerine havale buyurulmuş olan halife tayini hakkında meşveret ettikten sonra ittifakla Hz. Sıddık Ebu Bekir (radıyallâhu anhu) Hazretlerine biat etmişlerdir. Hz. Sıddık hilâfet makamına geçtiği andan itibaren Sahabe-i Kirâm’dan bir cemaatin görüşünü almadıkça, onların fikir ve mütalaalarını sormadıkça bir iş ve hadise hakkında hüküm vermezlerdi. Müşavere esnasında ashaptan biri tarafından bir hadiseye mutabık açık bir delil (nas) naklolunduğu zaman “Peygamberimizin yolunu içimizde muhafaza eden kimseleri bulundurduğu için Allah’a hamdolsun” diye buyururlardı.

Hz. Ebu Bekir (radıyallâhu anhu) Hz. Ömer el-Faruk (radıyallâhu anhu) da hilâfet makamına herkesten fazla iktidar ve liyakatın bulunduğunu derin feraseti ile anladığı cihetle kendisinden sonra hilâfet hakkında Müslümanlar arasında ihtilaf ve fitne meydana gelmemesi için muhacirler ile ensardan meydana gelmiş bir toplulukla istişare ettikten sonra hepsinin ittifakı ile Ömer ibni Hattab Hazretlerini veliaht tayin etmişti.

Hazreti Faruk hilâfet makamına gelince Hz. Peygamber ile Hz. Sıddık’ın açmış oldukları meşveret caddesini karış karış, arşın arşın genişletmeye başladı. Hatta bu maksat üzerine söylediği bir hutbesinde “Bunun gibi onlardan görüş sahibi olanlar ve kendi aralarında işlerinin müşavere ile olması Müslümanlara haktır” buyurmuştur.

İmamı Ebu Yusuf Hazretleri “Kitabü’l Haraç” adlı kitabında diyor ki: “Irak bölgesi fetholunduğu zaman Hz. Ömer, bu arazinin hudut boylarının tehlikelerini kapamak, yetim ve dulların geçimlerini temin etmek için bırakılıp ganimet sahiplerinin arasında taksim olunmaması görüşünde bulunuyordu. Şam ve Irak halkından bir topluluk da zikrolunan beldelerin diğer ganimetler gibi ganimete hak kazananlar arasında taksim edilmesine inanıp “Bizim kılıçlarımızla fetholunan yerleri bize taksim etmeyip de hazır olmayan kimselere ve evlatlarına nasıl bırakıyorsunuz?” diye itirazda bulundular. Bunun üzerine Hz. Ömer (radıyallâhu anhu) bu mesele hakkında muhacirlerin büyükleri ile istişareye koyuldu. Abdurrahman bin Avf bu arazinin ganimet sahiplerinin arasında taksim olunması ve Hz. Ali, Hz. Osman ve Hz. Talha da Hz. Faruk’un uygun gördüğü şekilde bırakılması görüşünde bulundular. Bundan sonra Hz. Ömer ensarın ileri gelenlerinden beşi Evs ve beşi de Hazrec kabilelerinden olmak üzere on zatı seçerek bu mesele hakkında bir daha meşveret meclisi topladı. Bu azalar toplandı. Hz. Ömer ilk önce Cenab-ı Hakk'a hamd ve sena etti, ikinci olarak şu şekilde söze başladı:

“Size zahmet ve meşakkat verecek bu meclise topladığıma sebep şudur: Allah’ın emaneti olan ammenin işlerinde sizi kendime ortak etmek isterim. Zira ben de sizden birinizim. Sizin benim heva ve arzuma tabi’ olmanızı istemem. Hakkı söyleyen Allah’ın kitabı yanınızdadır. Allah’a yemin ederim ki bir işi dile getirmekte Hak’tan başka bir şey kastetmem” demeleri üzerine Hz. Ömer: “Halkın sözünü duymuşsunuzdur. Haklarını vermeyip kedilerine zulmettiğim inancında bulunuyorlar. Ben zulümden Allah’a sığınırım. Allah korusun, onlara zulmedip haklarını başkalarına verirsem isyan ve eşkıyalık yapmış olurum. Fakat görüyorum ki Kisra’nın yerinden, İran’ın memleketlerinden feth olunmadık bir şey kalmadı. Allah Kisra’nın memleket ve mallarını bize ganimet ihsan etti. Bu malları ehline taksim ve beşte birini şer’i cihetine sarf etmekteyim. Lakin arazisine haraç ve halkına cizye vergisi koymak fikrinde bulunuyorum ki bu suretle muharebeye ve sonradan geleceklerin mühimmatına sarf olunmak üzere bir hasılat bulunmuş olur. Görüyorsunuz ki Şam, Cezire, Kûfe, Basra, Mısır gibi büyük şehirler ve sair İslâm hudutları askere muhtaçtır. Bunların nafaka ve mühimmatının görülmesi lazımdır. Feth ettiğimiz Irak arazisi ganimet sahipleri arasında taksim olunursa askeri mühimmat nereden temin olunacaktır?”

Meşveret Meclisi’nin ileri gelenleri bulunan ensar bu konuda Hz. Ömer’in görüşünü tasdik edip dediler ki: “Gerçekten zikrolunan beldeler ve sair İslâm hudutlarını muhafaza edecek asker bulundurmayacak olursa bu memleketleri yine düşmanın istila ve zabt edeceği şüphesizdir. Dolayısıyla hak Hz. Halife’nin elinde ortaya çıkmış demektir.”

Reaya ve arazinin tahammüllerine göre haraç ve cizye konulmasına ehil bir kimse bulup bu hususa memur edilmesine karar verdikten sonra ittifakla akıllı ve tecrübeli diye Osman bin Hanif’i seçtiler. Hz. Ömer de bu zatı Sevad (Irak) arazisinin ölçümüne memur etmiştir.

Hazreti Faruk’un meşveret kanununa son derece itina ve ihtimam gösterdiğine delil olan burhandan biri de kendilerinden sonra hilâfet makamını, cennetle müjdelenmiş on muhterem zattan hayatta kalan altı zata sipariş ve bu konuda müşavere ve müzakereden sonra Müslümanlar için bir imam seçilmesini onlara havale etmiş olmasıdır.

Hz. Ömer ahiret âlemine göç edince hemen bu muhterem zatlar meşveret meclisi toplayıp hilâfet seçimi hakkında enine boyna müşavere ve müzakerede bulunduktan sonra meselenin hallini Abdurrahman bin Avf Hazretlerinin görüşüne havale buyurdular. Hz. Abdurrahman da hilâfet için Hz. Osman ile Hz. Ali’yi bütün Sahabiler üzerine tercih ve takdim etmiştir. Bütün Sahabiler de her ikisi hakkında ittifak etmişlerdir. Abdurrahman bin Avf imam tayini hakkında Şurâ’da bulunanların mutlak vekâletini haiz bulunduğundan Hz. Osman’a biat ederek bu meseledeki tereddüt ve şüpheyi ortadan kaldırmışlardı. Hz. Osman hilâfet makamına geçince o da meşveret yolundan ayrılmadı.

Fakat daha sonra şehit olduğundan hilâfet meselesi hususunda şura toplanmasına muvaffak olamadı.

Hz. Osman’dan sonra meşverette bulunulmayarak halk Hz. Ali’yi halife seçmiştir. Bu seçimden Sahabinin ileri gelenlerinin çokları memnun olmadılar. Çünkü bu zatlar. Hz. Osman’ın şehit olduğu sıralarda vilayetlerde bulunuyorlardı. Hz. Ali’ye vuku’ bulan biatta hazır değillerdi. Bunlardan bazıları Hz. Ali’ye biat ettilerse de diğer bazıları da halkın toplanmasına ve Müslümanlar arasında meşveret meclisinin toplanıp yeniden halife seçimine kadar işi askıda bıraktılar. Bundan önce toplanmış bulunan şura tarafından Hz. Osman ile Hz. Ali imamlığa (halifeliğe) ehliyette bütün Sahabiler üzerine tercih olunduklarından ve o sırada bu muhterem zatın herkesten fazla hilâfet makamına lâyık olduklarına bütün Sahabiler ittifak ve icma ettiklerinden bu sefer hilâfet hakkının Hz. Ali’nin olduğunu, tekrar şuranın toplanmasına ihtiyaç bulunmadığını sanarak Sahabilerin ileri gelenlerinin çoğunluğu doğrudan doğruya Hz. Ali’ye biat edivermişlerdi. Yoksa Sahabiler meşveret yolundan hiçbir zaman sapmış değillerdir. Fakat her nasılsa bu mesele hakkında biraz ihtiyatsızca davranmış olduklarında neticede işte o meşhur fitne zuhur etmiştir. Hz. Ali’nin hilâfeti zamanında bir kimse demiştir ki: “Ya Emirü’l Mü’minin! Yüce zatınız imametin şartlarını haiz olduğu halde Müslümanların hilâfet işinde muhalefet edip de Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’e ittifakla biat etmelerinin sebebi nedir?” Halife Hz. Ali de: “Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer benim gibi hak ve adalete razı, hile ve garazdan uzak Müslümanlar üzerine hâkim oldukları için bütün Müslümanların biatına mazhar oldular. Benim halifeliğim ise senin gibi nefsinin arzularına mağlup kimselerin zamanına tesadüf ettiğinden birlikte ve uygunlukla hareket etme yolundan saparak hakkı kabul etmekten istinkâf ettiler” diyerek asrında bulunan kimselerin adalet ve insaf dairesinden çıkışlarına işaret buyurmuşlardır.

Geçmiş bulunan yukarıdaki izahlarla Yüce İslâm Dini’nde Allah tarafından ibadet işlerinin bir nizam içinde devam etmesi için kurulmuş bulunan meşveret kanununa Hz. Peygamber, Hulefâ-i Raşidin ve diğer yüce Sahabilerin ne derecede itaat ve boyun eğdikleri anlaşıldıktan sonra meşveretin ehemmiyet ve lüzum derecesini açıklamakta bulunan hadislerle Sahabilerin sözlerini de bu meselede açıklayalım.

Bu konuda pek çok hadisler vardır. Bu cümleden olarak Hz. Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Ümmetimden işlerinde istişare edenler doğruyu ve müşavereyi terk edenler de delâleti bulmamaları imkânsızdır.” “İşlerinde meşveret eden, yardım bulmuş olur.”

Hz. Ali Efendimizin: “Ey Allah’ın Elçisi! Ahirete irtihalinizden sonra birtakım iş ve hadiseler ortaya çıkar ki onlar hakkında ne Kur’ân ayeti nazil olur ve ne de tarafınızdan bir hadis-i şerif gelir. Böyle hadiseler hakkında nasıl hareket edelim?” diye sormaları üzerine kâinatın efendisi Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Böyle hadiseler için ümmetten abid, mütteki ve âlim olanlarını toplayıp aranızda meşveret ediniz. Bu konuda tek bir reyle hüküm ve karar vermeyiniz.”

Hz. Ömer (radıyallâhu anhu) buyurmuşlardır ki: “İşlerinde müşavere eden kavim işlerinin en doğrusuna hidayet olunur.” Dolayısıyla bir şahsın, bir ailenin, bir milletin şahsi işleri uygun olan şekilde dönüşüp durması ve hükümet işleri ile milletin bütün muamelâtının bir düzen içinde hareket etmek için en fazla lazım gelen şeyin tedbir ve siyasi işlerde ehli ile müşavere yolu olduğu ayetler ve kavli ve fiili hadisler ile Sahabilerin sözlerinden ibaret olan şer’i delil ve burhanları ile sabit olmuş oluyor.

Meşveretin doğuracağı maddi ve manevi faydalara gelince; bu konuda Hz. Ali şöyle buyurmuşlardır: “Meşveret maddi ve manevi faydaları ihtiva etmektedir. İlk önce fasit ihtimalleri ve batıl hayallerden kurtulmakla hakka ve doğruya uygunluk. Çünkü bir işin sırf fayda, sırf zarar veyahut fayda ile zarar arasında tereddüt olduğu istişare ile ortaya çıkacağına şüphe yoktur. İkinci olarak, hatadan kurtulmak, üçüncü olarak pişmanlıktan kurtulmak ve azarlanmaktan kaçınmak, dördüncü olarak insanların fikirlerini öğrenmek ve ümmetin kalplerini birbirine bağlamak. İşte bunlar meşveretin maddi faydalarındandır. Beşinci olarak, Yüce İslâm Dini’ne boyun eğmek ve Peygamberimizin yüce mesleğine tabi olmakla ecir ve sevaba nail olmaktır. Bu da meşveretin dini ve manevi faydasıdır."

Meşveretin zikrolunan faydalarını elde edebilmek için aşağıdaki şartlara riayet olunması icap etmektedir:

1) İstişare olunan zat, istişare edilen meseleye dair yeterli bilgiye sahip kimselerden bulunmalıdır. Çünkü bir insan hasta olduğu zaman doktor ile, ev inşa edeceği zaman mühendisle, elbise yaptıracağı zaman terzi ile istişare eder. Demek oluyor ki, cahil bir topluluk olsalar bile, istişare olunan meseleye dair yeterli bilgi sahiplerinden olmadıkça istişare faydalı olamaz. İşte bunun için Hazreti Fahr-i Âlem Efendimiz “Akıllı kimseleri mürşit kabul ediniz” buyurmuştur.

2) Kendisi ile istişare olunarak fikrinden istifade edilecek zat “Ümmetimden olan abid kimselerle toplanınız” hadis-i şerifi hükmünce abid ve takvâ sahibi olmalıdır. Çünkü hakikatte tekvâ sahibi olanların muttasıf bulundukları “Takvâ” sıfatı dini ve dünyevi işlerde kendi cinslerini ancak kemal ve kurtuluşa irşat etmeye onları sevk edeceği zaruridir.

3) “İstişare olunan kimse emin ve itimat olunan kimsedir” hadis-i şerifi hükmünce müsteşar (istişare olunan kimse) emin kimselerden olup halkın ve istişare etmek isteyenlerin zararlarını kaldıracak ve hasis menfaatlerinden dolayı hak ve hakikatten sapacak kimse olmamalıdır. Çünkü böyle rezilce sıfatlarla muttasıf olanlar, sıfatlarının icabı olarak doğruyu söylemeyecek ve hakkı takip edemeyecekleri için onlarla vaki olacak istişareden fayda yerine zarar geleceği muhakkaktır.

4) Müşavirler, istişare olunan hususta son derece söz ve fikir hürriyetine sahip olup hiçbir kimseden çekinmemeli ve hiçbir kuvvetten korkmamalı ve hak ve hakikati söylemekten asla çekinmemelidir. Bu konuda gayet metin ve cesur olmalıdır. Yoksa istişare, sırf görüşte ortaklıktan ibaret kalırsa fayda vermek şöyle dursun istibdat tedbirlerini kesip atmakta bile yeterli olamayacağında şüphe yoktur. Nitekim Osmanlı Devleti’nin kuruluş sıralarında fevkalâde durumlarda sancak beyleri ve ocak ağaları gibi milletin ileri gelenlerinin görüşleri sorulur ve ona göre hareket olunurdu. Sonraları meşveret adı ile meclislerde işlerin müzakeresi yapılmaya başlandı. Fakat çoğunlukla hükümetin satvetine mağlup olup şeriatın tarifi şekliyle söz hürriyeti ve azarlayanın azarlamasından sakınmamak esaslarına dayanmadığından hakkıyla fayda sağlanmadığı gibi sultan reislerin istibdatlarını ve onların keyfi muamelelerini de kaldıramamıştır.

Yukarıda geçen hususlar göz önüne alınınca anlaşılır ki, meşveretin apaçık kurucusu İslâm Dinidir. Sadr-ı İslâm’da, sahabe devrinde ve hatta Osmanlıların ilk devrelerinde bile adet olarak istişare edilmesi lâzım gelen millet umurunda zikrolunan evsaf ve meziyetleri haiz bulunan zatlar ile istişare edilmesi yüzünden pek çok faydalar ve büyük neticeler kazanılmıştı. Fakat daha sonraları istişare olunacak kimselerde zikrolunan bu güzel vasıflar aranılmadığı gibi seçilmiş olunanlar da hasis menfaatlerine nail olmak için müstebit sultan ve reislerin keyifleri doğrultusunda hareket ve onlara dalkavukluk edip hak ve hakikati söylemekten çekindiklerinden işte millet bunca senelerden beri istibdat ve zulüm altına girmiş ve o muazzam ve muhteşem İslâm devleti şu gördüğümüz duruma düşmüştür.

Ey Millet!... Sizi uyanıklığa davet ederek derim ki, artık bundan böyle bari gözünüzü açınız. Aklınızı başınıza alınız da bu yüce vasıflarla dolu kimseleri bularak mebus seçiniz. Yoksa mühim vazifenizi yerine getirmekte kusur ederseniz memlekette meydana gelecek kötülüklerin müsebbibi ilk önce kendiniz olacağınızı ve bu konuda hiçbir kimseye kabahat bulmaya hakkınız olmayacağını derin derin düşününüz!

İstibdat:

Eşyanın hakikati zıddı ile ortaya çıkar, kaziyesine binaen meşveretin zıddı olan istibdat, meşvereti terkten de biraz bahsetmek isterim.

İslâm Dini’nde meşveret meşru ve methedildiği gibi zıddı olan istibdat da kötülenmiş ve yasaklanmıştır.

Hz. Ali buyurmuşlardır ki: “Müşavere güzel yardımlaşmadır, istibdat ve tefrika ne çirkin ve fena azıktır.”

İstibdat, lügatte istişare edilmesi gerekli olan şeyleri, bir tek şahıs kendi görüş ve isteğine bağlaması, demektir. Siyasilerin ıstılahında ise, bir şahıs veya şahıslar topluluğunun sırf kendi keyfi istek ve nefsani arzularının iktizasına göre pervasızca bir milletin hukukunda tasarrufta bulunmaları, demektir. Zararlar; zulüm, kötülük, haksızlık, hıyanet, zillet, meskenet, fakirlik, zaruret, tembellik, cehalet gibi şeylerdir.

Bu konuyu tamamlayıcı olmak üzere bir parça da hürriyetten bahsetmek lazımdır.

Hürriyet:

 Lügatte, birkaç manaya gelir. Onlardan biri insanın görüşü ve dileğinde müstakil olması, diğeri de kölesini esaretten kurtarması demektir.

Şeriat örfünde hürriyet; hiçbir kimsenin keyfi emir ve yasağına itaat ve boyun eğmeyip ve asla bir kimsenin hukukuna tecavüzde bulunmayarak insani ve şer’i vazifelerine tamamıyla riayet ederek her şahıs kendi tabii ve meşru’ hakları içinde fikri, sözü ve hareketi ile serbest olarak hareket etmesi demektir.

Şeriat örfünde hürriyet bu manaya geldiğini beyan sadedinde Cenab-ı Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Ey İnsanlar! Zalimlerin zulüm ve esaretinden boynunuzu kurtarmaya çalışınız. Hiçbir kimsenin keyfi emir ve yasağına boyun eğmeyerek ve son derece serbest olarak dünya ve ahirette muhtaç olacağınız gün için hayırlı ve faydalı işler işleyiniz.”

“Ey İnsanlar! Başkalarının hukukuna tecavüzde bulunmayınız. Kimseye zulmetmeyiniz. Zira Cenab-ı Hak kıyamet gününde zulmedenleri bulup lâyık oldukları cezayı verecektir.”

İşte şer’i hürriyet bu demektir. Yoksa şunun, bunun hukukuna tecavüz ederek, akli ve şer’i kanunlara asla boyun eğmeyerek nefsinin istediği şekilde hareket etmek değildir. Çünkü gerek insanlardan gerek hayvanlardan ve gerekse cansızlardan hiçbir varlık hakkında bu manada hürriyet verilmiş değildir. Zira “İnsan terk olunup cezalandırılmayacağını mı hesap ediyor.” ayeti ile insanlar hiçbir bağ ile bağlı olmayarak başıboş salıverilmiş olmadığı açıklanmaktadır.

Bir de hürriyet bu manaya yorumlanacak olursa istibdat ve zulüm yapılması icap eder. Çünkü eğer sen nefsinin istediğini yapmak istersen her halde başka bir kimsenin canına, ırz ve namusuna, malına tecavüz etmen gerekir. Hâlbuki o adam da aynı ile senin gibi mutlak hürriyete sahip olduğundan nefsinin istediğini yapmak ister. Şu halde o da senin canına, ırz ve namusuna, malına tecavüz eder. Ya sen ona galip gelirsin ve bu şekilde sen zalim ve müstebit, o esir ve mazlum olur. Yahut o galip gelir ki bu takdirde o müstebit ve zalim, sen esir ve mazlum olursun. Bu ise akli ve şer’i cezaları tecavüz, halkın rahatını ve memleketin asayişini ihlâl ve ifsat demektir.

Dolayısıyla böyle sefahat, zulüm, istibdat ve rezalet manalarından ibaret olan durumlara hürriyet ve fazilet adı verilmesini hiçbir sağduyu sahibi kabul edemez.

Halkın işleri ehline havale olunup ehil olmayanlara verilmemesi, tebaaya yakınlık ve yumuşaklıkla muamelede bulunup şiddet ve katılık gösterilmemesi, işlerde ehli ile müşavere edilip istibdadın terk olunmasından ibaret olan yukarıdaki usullere İslâm Hükümetleri ne zaman tam bir ciddiyetle eğilmişse terakki ve her ne zaman bu usullerden azıcık olsa bile, yan çizmişse gerilemiştir.

Tarih bu gerçeği gayet açık bir şekilde göstermektedir. Bu cümleden olarak Osmanlı Devleti birinci devrinde bir sancak beyliği şeklinde iken zikrolunan kaideleri tatbik etmekle yüz sene zarfında büyüyerek büyük ve kuvvetli bir devlet olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin ilk asırlarında zikrolunan bu usuller meslek kabul edilerek ona göre hareket olunduğuna Hz. Osman Gazi’nin vefatı yaklaştığı zaman oğlu Orhan Gazi Hazretleri’ne yapmış olduğu vasiyet açık bir delildir.

Osman Gazi’nin vasiyeti şudur:

“Önce her hususta şeriata boyun eğişlerin mühimlerinde ehil ve erbabı ile müşavere et. İkinci olarak, halka ve bilgililere rütbelerine ve makamlarına göre ikram ve ihsan, hususiyle Yüce İslâm Dini’nin direkleri olan ulemaya fazlasıyla hürmet ederek, “İnsanların hayırlısı, onlara hizmet edendir” sırrına mazhar ol. Üçüncü olarak, benden sonra idare makamına geçtiği zaman bu yüce makamın şartlarından olan “Allah’ın emrine ta’zim, kullarına şefkat, dini kaidesine önem, i’lâ-yi kelimetullahın hayırlı neticesini talep ve taharri ederek Allah yolunda cihat ve gazaya büyük gayret sarfet!”

Ne kadar büyük ve ciddi söz ve ne kadar müdebbir, siyasi ve şeriatçı değeri yüce bir padişah ki üç kelime ile hükümet ve milletin gelecekte yükselme, selamet ve saadetini temin edecek kanun ve anayasayı koymuş ve tayin etmiştir.

İşte Hz. Osman Gazi yüce İslâm Dinine son derece sarılmış ve kurduğu hükümet de son derece iyi niyet üzere olup bu konuda pek yüce himmet beslemiş olmakla Cenab-ı Hak yüce adlarını da kıyamete kadar yâd ettirecektir.

Osman Gazi’den sonra gelenler de bu dosdoğru ve güzel yoldan yürüyerek daha önce İslâm memleketlerinde ortaya çıkmış olan zulüm ve istibdat durumlarını ortadan kaldırıp sahih diyanet ve sağlam bir hürriyet ve adalet üzere icraata devam ettiklerinden kısa bir zaman içinde çok kuvvetli bir devlet meydana getirmeye muvaffak olmuşlardır. Fakat Yıldırım Beyazıt Han ve oğlunun zamanında İlâhî kanuna ve zikrolunan vasiyet ve usullere riayet etmeyip bazı yolsuzluklarda bulunduklarından Timur’a esir düşmek ve saltanatta on bir sene kadar bir fetret ve fasıla gelmek gibi belaya uğramışlardır.

Daha sonra Sultan Murat, Fatih Sultan Mehmet, Sultan Beyazıt, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman zamanlarında geçmiş usul ve vasiyet üzere büyük bir ciddiyetle yola devam ve İslâm şeriatına boyun eğip itaat ettiklerinden kuvvet ve servetleri son derece yükselmiş ve hükümetleri son derce genişleyerek hakkıyla cihangirlik derecesini kazanmışlardı. Fakat İkinci Selim’den itibaren İlâhî kanuna ehemmiyet vermeyerek zikrolunan usullere ve büyük babalarının vasiyetine itina göstermeyerek zulüm ve istibdada, fısk ve sefahata, nefsi arzularına mağlup olmuşlardır. Aynıyla o devirden itibaren hükümetin satvet ve kuvveti gerilemeye başlamıştır.

Meşrutiyet devrinden itibaren de İlâhî kanuna inkıyat, zikrolunan usul ve vasiyetlere itina ve ihtimam etmemek ve aynıyla eski hükümetlerin takip etmiş olduğu sakat yolda hareket edilmek ve fazla olarak da millet arasında nifak, şikak, dinsizlik ve ahlâksızlığın çoğalıp genişlemesine çalışılması yüzünden hükümetin tedenni ve inkırazına doğru yuvarlanmakta olduğu sağduyu sahiplerine hafi olması gerekir. “Ey basiret sahipleri ibret alınız!”

 

İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 132
Toplam 226437
En Çok 1094
Ortalama 288