KEMALİSTLERİN FRANSIZ DEVRİMİ`Nİ TAKLİT ETMELERİ - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

11-02-2020

KEMALİSTLERİN FRANSIZ DEVRİMİ'Nİ TAKLİT ETMELERİ - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

 

Kemalistler, Fransızların kilise ve devlet işlerini birbirinden ayırmakla sonuçlanan büyük devrimlerini taklit etmeye çalışmaktadırlar. Açıklama ve fiilleri bunu gösteriyor.

Müslüman alimlerin ise, bu devrimin tahlilini yapmak bir yana, daha bu devrimden haberleri dahi yok.

Dolayısıyla da hilâfet ve devlet işlerinin ne anlama geldiğini idrak edemiyorlar!

Geçmiş dönemdeki emir ve sultanlar, halifeden aldıkları vekalet dolayısıyla, halifenin halifeleri konumundaydılar. Böylece hilâfet ve hükümet etme yetkilerine sahip olmaları hasebiyle fiilen halife-sultan idiler. Aslında gerçek halife onlardı. Hükümet etme imkanından yoksun halifenin halifeliği ise, isimden ibaretti.

Hilâfet, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in ümmetini yönetmek üzere, ona vekalet etmekten ibarettir. Kısaca, kim İslâm şeriatını uygular ve Müslümanların çıkarlarını sağlayıp korursa, unvanı halife olmasa da, gerçek halife odur. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. O halde, insanlar arasında adaletle hükmet!" (Sad, 26)

Bu esasa binaen, diyebiliriz ki, yönetim ve hükmetme gücüne sahip bir sultanın halifeliği, hükümet etme gücünden yoksun halifenin halifeliğinden daha geçerli ve daha sahihtir. Şeriatın ruhuna ve usûlüne daha uygundur.

Dolayısıyla yaklaşık bir yıl önce el-Ehram ve el-Maktam gazetelerinde yayımlanan makalelerimde, hilâfet makamının boş kalmaması ve mevcut İslâmi hükümetlerden birinin bu şerefli makamı üstlenmesi gerektiğini bildirdim. Bu konuya tekrar döneceğim!

Görüldüğü gibi, İslâm şeriatını uygulamak üzere halifeden hükümet vekaleti alan geçmiş dönemdeki liderlerle Mustafa Kemal yönetimi arasında herhangi bir benzerlik yoktur.

Şimdi de Ankara'dan çıkan bazı Kemalist gazetelerin sapkın bir beyinsiz aracılığıyla gündeme getirdikleri mevzu üzerinde durmak istiyorum:

Celal Nuri denen kişi, kendini âlim makamına geçirerek şöyle diyor:

“Halifenin değil, hilâfetin bazı görevleri vardır. Muteber kitapların beyan ettiği gibi, bu görevler halifenin değil, ümmetindir. Zira kitaplarda fertler hakkında herhangi bir nass yoktur. Ulü'l-emr kelimesi çoğul sigasıyladır. Biz Türkler, Emevi ve Abbasilerin izlerinden gitmek zorunda değiliz..." Bir tek imama bağlanma hususunda ne demek istiyor? İyi de, Raşid Halifeler de birer münferid imamlar değil miydiler? Bunu niçin söylemiyorsun? Niçin Emevî ve Abbasileri küçümsemeye çalışıyorsunuz?

Bu adam Lozan Konferansı'ndaki yoldaşı kadar cesur değil. Lozan'da azınlıklar meselesi görüşülürken, Türkiye temsilcisi söz alarak yeni Türk yönetiminin laik olduğunu, laikliğin ise tüm dinlere karşı eşit davrandığını, dolayısıyla Türkiye'nin azınlık sorunu diye bir meselesinin olamayacağını söylemiştir.

Temsilcinin bu beyanları, Tanin gazetesinin 17. sayısında aynen yer almıştır.

Hükümet yetkililerinin bu ve benzeri açıklamaları, benim İttihatçlar ve Kemalistler hakkında daha önceleri ve şimdi de bu kitapta yazdığım tüm hususları doğrularken, onları savunan Mısırlıları yalanlamaktadır.

“Hakikaten, onların aşırı kin (ve düşmanlık)ları ağızlarından (taşıp) ortaya çıkmıştır. Gönülde gizledikleri (kin) ise daha büyüktür." (Âl-i İmran, 118)

Görevlerin halife değil, hilâfet için olduğunu kabul ettik diyelim. Hilâfet de ümmet içindir. Ümmet ise bu görevlerini, bir şahsa (halifeye) veya bir gruba (Millet Meclisi'ne) devredebilir.

Pekâlâ bunun, hilâfet ve devlet işlerini birbirinden ayırmak ile ne ilgisi var?

Eğer görevler hilâfet içinse, bu görevlerin hilâfetten soyutlanmaması gerekir. Hilâfet ise halifesiz olmaz. Neticede halife görevsiz olmaz hükmü çıkar.

Bu meselede üç unsur söz konusudur: hilafet, halife ve görevler.

Görevlerin ümmete ait olduğunu, ümmetin de bu görevlerini seçmiş olduğu Millet Meclisi'ne devrettiğini varsayalım. Bu durumda, meclis bizzat halifedir. O halde Kemalistlerin, Abdülmecid'i halife olarak atamalarının bir anlamı yoktur.

Görüldüğü gibi Kemalistlerin sözleri işleriyle çelişkilidir. İşte onların mantık dışı mantıkları!

Kısacası Kemalistler laik konum ve tutumlarına dinî bir mesnet bulamazlar.

Bazı İstanbul gazeteleri Siirt mebusu Halil Hulki ve Muş mebusu İlyas Sami Efendilerin şu sözlerini nakletmişlerdir:

“Günümüzle, Râşid Halifeler dönemi kıyaslanamaz. Onlardan her biri, hilâfet makamına ehil kimselerdi. Bu makamın gerektirdiği tüm şart ve niteliklere sahiptiler. Halkı şura ve adaletle yönetirler, zulüm ve istibdattan kaçınırlardı. Günümüzde ise hilâfet makamının gerektirdiği şartları haiz kimse olmadığı gibi, bu makamın gereklerini hakkıyla yerine getirecek kimse de yoktur.”

Bizim onlarla kavgamız tek bir şahsın hilafet makamına liyakatsizliğinden dolayı, bu görevin Meclis'e devredilmesi meselesi değildir. Üzerinde durduğumuz konu, hilâfetin ister bir fertte, ister cemaatte olsun, yetki ve görevlerinden soyutlanmasıdır; böylece din ve devletin ayrılması meselesidir. Bu, devletin dini niteliğini yitirmesine ve İslâm şeriatının uygulanma alanından uzaklaştırılmasına neden olmuştur. Bunu defalarca söyledik, tekrar açıklamaya gerek yok!

Halifelerin istibdada eğilimleri veya görevlerindeki liyakatsizlikleri ayrı bir mesele ve bunu başka bir bahis içinde tartışacağız.

Hilâfeti asli konumundan uzaklaştıranlar bunu hilâfet makamına olan saygı ve bağlılıklarından dolayı yapmadılar.

Hilafetin tek bir şahısta olmasına karşı çıkanlar, bu makama tek bir şahsı atayarak, kendi iddialarını kendileri çürütmüşlerdir. Onların maksadı hükümetlerini hilâfet gölgesinden uzaklaştırmaktı. Çünkü onlar için önemli olan hükümettir, hilâfet değil. Millet Meclisi'ne naklettikleri hilafet değil, hükümettir.

Yukarıda isimleri geçen mebuslar, efendileri Mustafa Kemal'in hilâfete yaptıklarına haklı gerekçe arama telaşıyla şöyle demek istiyorlar: "İşte bundan dolayı hilâfet görevi cemaate, yani Millet Meclisi'ne nakledilmiştir."

Yukarıdaki iddialarından böyle bir netice çıkmaktadır. Dediğimiz gibi Millet Meclisi'ne nakledilen hilâfet değil, hükümet yetkisidir. Mebusların böylesine sarih bir hataya düşmelerinin nedeni, hilâfet ve hükümetin birbirinden ayrılmazlığı ve hilâfetin hükümet vazifelerinden başka bir görevinin olmadığı ilkesinin bilinç altında yer etmesidir. Böylece istemeden hakkı açıklamış ve bâtıl tutumlarını göstermişlerdir.

Denilse ki, hilafet Osmanlılarda asli anlamından çıkarılmıştı. Onların hilâfeti hakiki değil, göstermelikti. Osmanlı padişahlarının hiçbirinin Kureyş şartını haiz olmamalarının yanı sıra, çoğu hilâfetin gerektirdiği hiçbir şartı haiz değildi. O halde Kemalistlerin hilâfetin konumunda yaptıkları değişiklikleri fazla büyütmeye gerek yok. Zaten şair ne diyor:

“Evvel ne idi, sonra ne oldu, bilmem?"

Kesinlikle hayır!

Aradaki fark çok büyüktür. Bir taraf, hilâfete verdiği önem ve değerden dolayı onu elde etmeye can atıyor, tüm şartlarını haiz olmamasına rağmen hilâfet görev ve yetkilerine talip oluyor bunu şereflerin en yücesi sayıyor. Diğer taraf ise, hilâfeti atılması gerekli bir yük olarak görüyor, onu yetki ve sorumluluklarından soyutlayarak hayattan silmeye kalkıyor.

Sonra Osmanlıların hilâfete layık olmadıkları iddiası doğru değildir. Maksat halkın zihnini bulandırmaktır. Çünkü Müslümanların akidesinde hilâfetin Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in hükûmetine vekaletinden dolayı sarsılmaz yeri ve önemi vardır. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e vekâlet etmek, Müslümanlar için şeref ve onurların en yücesidir. Bu inancı bırakıp sapık ve bâtıl inanışlara dönmekten Allah'a sığınırız. Konuyu daha detaylı olarak ele alalım.

 

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 476
Toplam 227614
En Çok 1094
Ortalama 289