İLÂHÎ KANUNUN BÜTÜN MÜKELLEFLERE YÜKLEDİĞİ VAZİFELER - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

17-12-2019

İLÂHÎ KANUNUN BÜTÜN MÜKELLEFLERE YÜKLEDİĞİ VAZİFELER - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

İnsanların dünya ve ahirette maddi ve manevi mesuliyet ve cezadan kurtularak tam bir saadete nail olabilmeleri için İlâhi Kanun başlıca iki mühim vazife yüklemiş oluyor. Biri Allah’ın hukukuna ait vazifeler, diğeri de kul haklarına ait vazifelerdir. Kul haklarına ait vazifeler de, nefsi ve içtimai vazifelere ayrılır. İçtimai vazifeler de siyasi, gayr-i siyasi diye ikiye ayrılır. Siyasi olmayan içtimai vazifeler de, hususi ve umumi kısımlarına ayrılmıştır. Umumi vazifeler, Müslümanların birbirlerine, zimmilere, müste’menlere, harbîlere ve hayvanlara ait olmak üzere beş kısımdır.

İlâhî Kanun bu vazifeleri bütün mükelleflere yükleyip en iyi bir şekilde yapılmasını emrediyor. Şer’i vazifelerini en iyi şekilde yerine getirenler şeriat nazarında dünyada sitayiş ve övülmeye layık, ahirette ebedi saadete nail olurlar.

Şer’i vazifelerini lâyıkı şekilde yerine getirmeyenler dünyada takbih ve kötülenmeye müstahak, ahirette de şiddetli cezalara uğrarlar. Çünkü Allah Nisa sûresinin 56. ayetinde mealen buyuruyor ki: “Allah emanetleri, yani zimmetinize taalluk eden Allah ve kul haklarını, ehline vermenizi muhakkak emrediyor.” Cenab-ı Peygamber Efendimiz de bütün ümmetine emrediyor ki: “Ey insanlar, hepiniz çoban ve hepiniz beklemekle vazifeli olduğunuz şeylerin hukukundan sorumlusunuz.”

İslâm ulemasından fakih Ziyaeddin Ebu’l-Hasan Hazretleri “Tehzibu’d-Dâifi İslâhi’r-Raiyyetihi ve’r Râi” adlı kitabında diyor ki: “Her insanın iki çeşit gütme vazifesi vardır. Biri hususi gütme, diğeri umumi gütme, yani hususi ve umumi şekilde muhafazası ile mükellef olduğu çobanlığı vardır. Hususi gütme, nefse aittir. Zira herkes kendi nefsini dünya ve ahirette zarara sebep olan şeylerden korumak üzere memur ve mükelleftir.”

Umuma mahsus olan gütmeye gelince, herkesin derece ve rütbesine göre birbirinden farklı bir şekilde meydana gelir. Bazı kimselerin umumi gütmesi ancak çoluk çocuğu olur. Bazılarının bunlarla beraber akrabaları, kavmi, kabile ve talebesi olur. Diğer bazılarının da köy ve kasaba halkı, bazılarınınki ise bir kaza halkı, bazılarının da bir vilayet ve bazılarının ise bölge ve memleketlerin halkı gütmesi olur.

Şeriat nazarında herkes kendi gütmekle mükellef olduğu kimselerin hukukundan sorumludur. Ve herkesin mes’uliyeti gütmekle mükellef olduğu kimselerin sayısına göredir. Dolayısıyla gütmekle mükellef olduğu kimseleri çok, velayet ve tasarrufu büyük olanların mes’uliyeti de büyük, hesap ve azabı ise şiddetlidir. Zira başkaları üzerine idareci ve vali olanlar hem kendi nefislerine ait vazifeleri hem de gütmekle mükellef olduklarının hukukuna taalluk eden vazifelerle mükellef olduklarından iki cihetten sorumludurlar.

Hiçbir kimse üzerine çobanlıkla mükellef olmayanlar ise ancak kendi nefislerine ait vazifelerle mükellef olduklarından yalnız bir cihetten mes’uldürler.

 

Müsavat

Yukarıda geçen ayetle hadisten şeriat nazarında gerek idareci (Halife), gerekse halktan biri, gerek eşraf, gerekse fukara aralarında mes’uliyet ve hukuk yönünden eşitlik lazım geldiği anlaşılmakla beraber aşağıdaki hadislerle şeriat, müsavatın en yüksek kanunlarını koymuş ve kurmuştur.

Peygamber Efendimiz müsavat kanununu ilan için buyurmuştur ki: “Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Zirâ bir tek asıldan doğdunuz. Biliniz ki sizden, Arap olanların Arap olmayanlar üzerine, Arap olmayanların da Arap olanlar üzerine, beyaz olanların siyah olanlara, siyah olanların da beyazlar üzerine hiçbir şekilde fazilet ve üstünlüğü yoktur. Şeriat nazarında fazilet ve üstünlük ancak tekvâ iledir. Çünkü Allah nazarında en muazzez ve mükerrem, en fazla tekvâ ile muttasıf olanınızdır.”

Diğer hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Müslümanların kanları eşittir. Eşraftan birinin diyeti apaçık ve fakirin diyetinden fazla değildir.”

Fukaha diyorlar ki: erkeklerin bütün diyeti gümüşten şer’i on bin dirhem, altından bin dinar, deveden yüz devedir.

Ömer Hilmi Efendi’nin “Mizanü’l-Adalet” adlı kitabında açıkladığına göre “10.000 şer’i dirhem zamanımızda tedavülde olan paraya göre 26,666 kuruş 20 paradan ibarettir. Fakat Fetvahane-i Ali’nin son defa olmak üzere Darphane’de araştırdıklarına göre, bir erkeğin gümüşten gerçek diyeti olan 10.000 şer’i dirhemin tam miktarı zamanımızda her biri 20 kuruşa tekabül etmekte olan gümüş mecidiye hesabıyla 1160 bütün ve üçte iki mecidiyeden ibarettir.”

Dolayısıyla gerek padişah, gerek sadrazam, gerek sair halkın ileri gelenleri olsun ve gerekse hamal, bakkal, çoban, lağımcı gibi zayıf ve fakir kimselerden olsun, şeriat nazarında hepsinin gerçek diyeti eşittir. Hepsinin şer’i diyeti gümüşten 10.000 dirhem, altından 1000 dinar ve deveden 100 devedir.

 

Halifenin Tebaadan Üstünlüğü Yoktur:

“Dürer”, “Hidâye” ve sair fıkhi kitaplarda fukaha diyorlar ki: “Halife, haksız yere ve şeriatın hilafına bir kimseyi öldürürse kısas yapılır. Ve haksız olarak bir kimsenin malını alırsa o mal ondan geri alınır. Çünkü bunlar kul haklarından olduğu için bu konuda halife, diğer insanlar ile eşittir. Halife, üzerinde olan bu gibi hukuku yerine getirmekten imtina ederse, hak sahibi İslâm askerlerinden, milletten yardım isteyip onların yardımı ile hakkı olan kısas ve gasp olunan malları geri alır.”

Dolayısıyla arz ettiğim hadisler ve fıkhi meselelerle şeriatın tam bir müsavat kanunu koymuş ve kurmuş olduğu açık bir şekilde sabit olmaktadır.

İslâmiyet’in hakiki bir devri olan Hulefa-i Raşidin Hazretleri zamanında İslâm Dininin kurmuş olduğu gerçek müsavata halk arasında son derece riayet edilmekteydi.

Hz. Ömer el-Faruk (radıyallâhu anhu)’nun Gassan Emiri Cebele ile Mısır valisi Amr İbnü’-As’ın oğlu hakkında yapmış olduğu muamele o zamanlarda eşitliğe riayet edildiğine açık bir delildir.

Şöyle ki: Cebele, Hz. Ömer zamanında İslâm ile müşerref olmuştu. Kıymetli taşlarla süslü başında bir taç bulunduğu halde tantanalı ve debdebeli bir alay ile Medine’ye gitti. Hz. Ömer (radıyallâhu anhu) onun Müslüman olmasına sevinmişti. Cebele Kâbe’yi tavaf ederken Beni Kuzare Kabilesi’nden bir adam Cebele’nin eteğine bastı. Cebele eliyle o adamın yüzüne vurarak burnunu kırdı. Bunun üzerine o adam Hz. Ömer’e gidip şikâyette bulundu.

Halife, Cebele’yi yanına çağırdı. Durumu kendisine sordu.

Cebele: “Ey Müslümanların Halifesi! O adam eteğime bastı, Kâbe’nin hürmeti olmasaydı kılıçla başını iki gözü ortasından yaracaktım.” cevabını verdi.

Hz. Ömer: “Yaptığın şey, kendi itirafınla ortaya çıktı. Şimdi o adamı memnun etmen gerekir. Yoksa ona yaptığın gibi onun da aynı hareketi sana yapması, yani burnunu kırması için kendisine emir vereceğim.” buyurdu.

Cebele: “Ey Müminlerin Emiri! Ben kralım, o ise halktan biridir. Bu nasıl olur?” dedi.

Hazreti Halife: “İslâmiyet ikinizi de eşit tutar. Bir Müslümanın diğerinden tekvâdan başka hiçbir şekilde üstünlüğü olamaz.” buyurdu.

Bunun üzerine Cebele, Hz. Ömer’in kararından kurtuluş olmadığını anlayınca İstanbul’a kaçmış ve irtidat edip bir daha bu topraklara ayak basamamıştır.

 

Gerçek hürriyet budur:

Mısır valisi Amr İbnü’l-As’ın oğlunun vakasına gelince, Amr’ın oğlu Mısır köylülerinden birini dövmüştü. Dayak yiyen köylü Hz. Ömer’e gidip şikâyette bulundu. Hz. Ömer, Amr’ı ve oğlunu Mısır’dan yanına çağırdı. Her ikisi gelip Hz. Ömer’in huzuruna girdiklerinde Yüce Halife köylüye bir değnek vererek Amr’ın oğluna vurmasını emretti. Köylü (Kıptı), Amr’ın oğluna vurdu. Hz. Ömer, Amr’e vurmasını emretmek istediyse de Amr “O’nu döven yalnız oğlumdu” diyerek kendisini kurtardı.

Hz. Ömer Amr İbnü’l-As’a azarlama şeklinde:

“Ey Amr! Halk analarından hür olarak doğdukları halde siz ne hakla onları köle kabul ediyorsunuz?” buyurmuştur.

Büyük müçtehitlerden İmamı Ebu Yusuf Hazretleri’nin zamanında Abbasi halifelerinden meşhur Harun Reşit ile bir Musevi’nin bir meseleye dair bir davaları olmuştu. Mahkemeye müracaat ederler. İmam-ı Ebu Yusuf’un huzuruna gelirler. Halife geçip bir yere oturur. Musevi ayakta kalır. İmam-ı Ebu Yusuf, muhakemelerini yapacağı zaman Halife’yi ayağa kaldırmak istememiş, hasmının ayakta kalmasını ise şeriata uygun görmemiş olduğundan hukuk eşitliğine riayet için Musevi’yi de Halife’nin yanına oturtup kendisi karşılarına geçerek muhakemelerini icra etmiştir. Hatta kalben Harun’un davayı kazanmasını arzu ettiğinden, ömrünün sonuna kadar vicdan azabı içinde kaldığını söylemiş!

Yukarıdan beri arz ettiğim ayetler, hadisler, sahabenin icraatı, fukahanın sözleri ve bilhassa Hz. Ömer’in son sözleri gözden geçirilirse gerçek hürriyet, adalet ve müsavatın ne demek olduğu anlaşılır. Ve işte ancak o zaman ortaya çıkar ki, bir devlet başkanının, bir sadrazamın, bir memurun veya bir topluluğun keyfi için şeriat ve kanunun hilafına olarak bir memleket halkının, bir kavmin, bir kabilenin, bir ailenin ve hatta en adi sayılan bir şahsın mahvına sebep olmak ve onları tehdit ve tahkir etmek, dövmek, sövmek, işkence etmek ve bir de bu yoldaki muameleye adalet süsü vermek şeriat nazarında ve bütün akıl sahipleri indinde zulümdür, hıyanettir, küfrün biraz üstünde büyük günahtır.

Yukarıda arz olunduğu üzere sadr-ı İslâm’da gerçek hürriyet ve mükemmel eşitliğe son derece riayet edilmekte idi. Fakat sonraları milletin işleri bir takım zalimlerin eline geçince İslâm Hükümeti esasından sarsıldı. İlk esasını kaybetti. İlâhî Kanun nefsi arzuların mezarlarına gömülerek milletin doğuştan sahip olduğu haklarından olan hürriyet ellerinden zorla alınarak halk esir edildi. Zulüm ve hıyanet, keyfi işler hükmünü gösterdi. İşte o zamandan itibaren İslâm Hükümeti kuvvet ve şevketini kaybederek şu anda içinde bulunduğumuz kötü duruma düşmüş oldu.

 

Hukukullah’a Ait Kulların Vazifeleri

İnsanların Allah’ın hukukuna ait vazifeleri pek çoksa da üç esasa bağlanabilir. İtikatlar, ibadetler ve ahlâk.

İtikatlar: Allah’ın zatına, sıfatına, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kaderine, kıyamet gününe, ümmetin naciye zümresi olan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’ın itikatları şeklinde iman ve kestirip atmak suretiyle itikat etmek demektir.

İbadetler: Abdest, gusül, namaz, zekât, oruç, hac, cihat gibi İslâm’ın erkânını Allah tarafından ne şekilde emr olunduysa yerine getirmekten ibarettir.

Ahlâk: Allah tarafından insanlara bir emanet olarak ihsan buyrulan insanın vücudu, bedenin azaları, dış duyular, akıl ve iç duyular, hayat, sıhhat gibi büyük nimetleri Allah’ın yasakladığı şeylerde kullanmaktan kaçınmak, emrettiği şeylere istihdam ederek bütün aza, cevher ve kuvvetlerle Allah’a boyun eğip O’nun emrinden ve irşat ettiği dosdoğru yoldan asla sapmamayı iktiza edecek güzel hasletler kazanmak demektir.

Allah, kâinatın özü, yaratılmışların en şereflisi olan insanları yaratmışsa, onları dünya ve ahiret saadetine nail kılmak hikmetine mebni saadeti bozan her şeyden nehy edip, saadetlerine sebep olan her şeyi emretmiştir.

Dolayısıyla insanlar kendilerine ihsan olunan bütün vücut, aza ve kuvvetlerini Allah tarafından sırf bir lütuf olarak irşat buyurdukları dosdoğru yol dairesinde kullanıp asla o daireden ayrılmamaları lazım gelir.

Şu halde bedenin azalarından, Allah’ın bir emaneti olan “dil” yalan, gıybet, koğuculuk, haber taşıma, fuhuş ve küfür gibi yasaklarda kullanılmamalı.

“Göz” haram olan kadınlar ile haram organlara ve haram olan oyunlara bakmakta kullanılmamalı.

“Kulak” eğlenceler, oyunlar, yalanlar gibi haramları duymakta kullanılmamalı.

“Ayak” günah işlemekte veya günah işlenen yere gitmekte veya günaha yardımda kullanılmamalı. 

“Tenasül organları” zina, livata gibi haramlarda kullanılmamalı.

“Akıl ve fikir” batıl mütalaa ve yalancı düşüncelere sarf edilmemeli. Bir de Allah’ın emaneti olan “ceset” günah olan yollarda eskitilmemelidir. 

"Vücut ve azalar her şeyin kaynağıdır" cümlesinden olduğu cihetle kıyamet gününde herkes kendi azalarından ortaya çıkan yasak fiillerden mes’ul olacaktır. Çünkü İsrâ suresinin 36. ayetinde “Bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden mes’ul olur” buyrulmuştur.

 

Kul Haklarına Ait Vazifelerden Şahsi Vazifeler

Şahsi Vazifeler: Her insanın kendi şahsına taalluk eden vazifelerinden ibarettir. Bu da toplu olarak ikiye ayrılır: Biri insan dünya ve ahirette nefsi için zararlı olacak söz ve hareketleri yapmaktan kaçınmak, diğeri de hem dünya ve hem de ahirette nefsi için en faydalı olan şeyleri seçip yapmasıdır.

Çünkü Cenab-ı Hak Tahrim suresinin 6 ayetinde “Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyunuz” buyurmuştur. Tafsilatına gelince; insan birbirinden mümtaz iki cevherden meydana gelmiştir. Biri ruh, diğeri cesettir ki bunlar yaratılış bakımından birbirine zıt iseler de fakat birinin tesiri ile diğeri de müteessir olduğundan birlik halindedirler. Dolayısıyla insanların saadeti ancak bu iki cevheri bozukluk ve fesattan muhafaza ve korumakla meydana gelir.

Şu halde her insan için biri ruhi saadetini icap edecek, diğeri de bedeni saadetini iktiza edecek iki vazife vardır.

Ruhi Temizlik:

İnsan ruhunu bozukluktan koruyarak ruhi saadete nail olabilmesi için dört vazife ile memur ve mükelleftir:

a) Ruhu batıl itikatlar ve fasit vehimlerden temizlemek,

b) Hak itikat ve sahih bilgilerle takviye ve kuvvetlendirmek,

c) Ahlâksızlıktan ve çirkin alışkanlıklardan temizlenmek,

d) Güzel hasletlerle süslenmektir.

İşte ruhu ıslah edip kemale erdirmek için zikrolunan vazifelere tamamıyla itina ve ihtimam etmek lazım gelir.

Bedeni Temizlik:

İnsan vücudunu fesat, bozukluk ve hastalıklardan koruyarak bedeni saadetini de elde edebilmek için de zaruri ihtiyaçlarına ve bilhassa yiyecek içeceğine, tıp ve sağlık kaidelerine riayet etmesi lazımdır.

Yüce İslâm Dini on dört asır evvel tıp ve sağlık usul ve kaidelerini koymuş ve kurmuştur. Bu da aşağıdaki hadiselerle beyan buyurulmaktadır:

Cenab-ı Peygamber buyurmuşlardır ki:

“Ya Muaz! Ruh ve bedenin din ve dünya amellerinin yüklenen bineğindir. Dolayısıyla ihtiyaçlarını yerine getirerek ve beka ve sıhhatin sebeplerini hazırlayarak ona tatlılık ve yumuşaklıkla muamele et.”

Diğer bir hadislerinde de buyurmuşlardır ki:

“Ey Abdullah! Vücudunun senin üzerinde hakkı vardır. Onu dünya ve ahiret işlerine mukavemet edecek derecede kuvvetlendirmek icap eder. Zevcenin de nafaka ve saire gibi üzerinde hakkı vardır. Onu çalışıp kazanmak icap eder. Seni ziyaret eden dostlarının da üzerinde hakkı vardır. Ona riayet icap eder. Dolayısıyla zikrolunan hakları ifa etmek üzerine düşen bir borçtur.”

“Allah’ın katında kuvvetli mümin, zayıf müminden daha sevgilidir.” Fakat kuvvetini Allah’ın rızasına uygun olan yere sarf ettiği takdirde demektir. “Günahlarınızın affını, vücudunuzun sıhhat ve afiyetini Allah’tan isteyiniz. Çünkü sizden hiçbirinize, yakın ve imandan sonra sıhhat ve afiyetten hayırlı hiçbir nimet verilmemiştir." Bu hadis-i şerifler ile bedenin sıhhat ve afiyeti için maddi ve manevi sebeplere tevessülün lüzumu beyan olunduğu aşağıdaki hadis-i şeriflerle de, bilhassa tıp ilmi kaideleri dahilinde tedavi ve ilaç vermenin lüzumu beyan buyrulmaktadır.

Kâinatın Efendisi Peygamberimiz buyurmuşlardır ki:

“Ey Allah’ın kulları! Hastalık derdine uğradığınız zaman ilaç alınız ve tedavi olunuz. Zira Allah yaratmış olduğu her hastalık ve derdin deva ve ilacını da yaratmıştır.”

Diğer bir hadislerinde de buyurmuşlardır ki:

“Her hastalığın ilacı vardır. Muayyen bir hastalığa sebep kılınan bir ilaç isabet ettiği takdirde Allah’ın izni ile tesir edip sıhhat ve afiyet kazanmış olur.”

Dolayısıyla ölümden başka her hastalık için deva yaratılmış ise de bazı hastalıklara çare bulunmaması ve bazı ilaçların tesir etmemesi tabibin cehaletinden ve muayyen bir hastalık için sebep kılınmış olan ilacın tayin edilmiş olmamasındadır. Yoksa zikrolunan hadislerde açıklandığı üzere her derdin devası vardır.

İslâm ulemasının büyüklerinden Rahmetullah Efendi Hazretleri “İzharu’l-Hak” adlı kitaplarında şöyle diyorlar:

“Hristiyanlardan hazık bir doktor İslâm ulemasından Hüseyin bin Ali el-Vakidi Hazretleri’ne gider. Der ki: “Sizin kitabınızda tıp ilmine ait niçin bir şey nakledilmemiştir?” el-Vakidi der ki: “Cenab-ı Hak tıp ilminin hepsini bir ayetin yarısında açıklamıştır.” Doktor o ayeti sorar. Hazret şöyle der:

“O ayet "Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz" ayetidir ki tefsiri şöyledir: "Cenab-ı Hakk'ın yiyecek ve içecekten sizin için helal kıldığı şeyleri yiyiniz, içiniz, harama hücum ve tecavüz etmeyiniz. Size zarar verecek miktarı alıp yemeyiniz.”

Doktor sonra demiş ki: “Peygamberiniz de bu konuda bir şey söylemiş midir?” El-Vakidi hazretleri buyurmuşlardır: “Peygamber Efendimiz Hazretleri bütün tıp ilminin esrarını iki cümlede toplamıştır.” Doktor onu da sorar. Hazret der ki: “Cenab-ı Fahr-i Kâinat Efendimiz buyurmuştur ki: "Mide bütün hastalıkların evi ve mekânıdır. Perhiz de her devanın aslı ve esasıdır.

Bunun üzerine doktor: “İnsaf etmeli. Sizin Kitap ve Peygamberiniz Calinos’a ihtiyaç bırakmamıştır. Yani bu ayetle hadis, sağlığı korumanın esasını, hastalığın giderilmesinin esas ve çarelerini açıklamıştır” demiştir.

Bedeni hastalıklardan insanın vücudunu korumak için şeriatın emr ve tavsiyelerinden biri de yiyecek ve içecekleri zararlı maddelerden korumaktır. Zira Cenab-ı Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Kaplarınızı örtünüz. Su tulumlarınızı tıkayınız ve bağlayınız. Zira senede bir gece vardır ki o gece veba nazil olup örtüsüz kaba veya tıkasız ve bağsız bir su tulumuna düşerse her halde ondan bazısı o kap ve su tulumuna iner.” “Mişkatü’l-Mesabih” Sahibi Aliyyü’l-Kâri Hazretleri diyor ki: “Veba, taun gibi hastalıklar umumi hastalıklardandır.”

“Hüccetüllahi’l-Baliğa” Sahibi Şeyh Ahmed ed-Dihlevi Hazretleri diyor ki: “Senede bir gece vardır ki o gece veba nazil olur.” sözünün manası “uzun zamandan sonra bir vakit gelir ki o vakitte hava bozulur. İşte o bozuk havadan yemek ve su kaplarınızı muhafaza ediniz.” demektir. 

Son devir İslâm ulemasından Hüseyin el-Cisr Hazretleri “Husunu’l-hamidiye” adlı eserinde diyor ki: “Taun illetinin asıl sebebi cinlerin havayı ifsat etmeleridir ki bu cihetle havanın bozulmasından insanların kanları da bozulmuş olur. Ve işte bu sebeple taun illetine sebep olan kurtlar vücuda gelir. Bunun içindir ki bir hadis-i şerifte taunun asıl sebebinden “cinin şiddetli sancısı” ile tabir buyurulmuştur. Doktorlar “taun, yani kolera hastalığı havanın bozulmasından hâsıl olan kan bozulmasından ileri gelir.” diyorlar ki bunların gösterdikleri “kan bozukluğu” kolera hastalığının son sebebinden ibarettir.

Cenab-ı Peygamber Efendimiz “nübüvvet gözü” ile bakıp taun ve kolera illetinin ilk sebebini keşf ve idrak ederek ondan haber vermişlerdir. Doktorlar ise tecrübe ve fen vasıtasıyla ancak son sebebe muttali olarak ondan haber veriyorlar.

Dolayısıyla doktorların sözleri ile nasslar arasında muhalefet yok demektir.

Bir de zikrolunan hadisten Cenab-ı Peygamberin 14 asır evvel mikrop meselesini keşf ve beyan etmiş olduğu ortaya çıkmaktadır.

“İner, nazil olur” şerefli sözü, bu iddiamıza apaçık bir delildir. Zira “nazil olur” kelimesinin, hakiki manasını muhafaza edip “veba”yı da hastalık manasına alırsak, bu surette mana doğru olmaz. Zira, nuzül, gerek keşif ve gerekse latif olsun, mutlaka cismin vasfıdır. Bu manaca “veba” ise arazdan ibarettir. Hâlbuki arazın kendi kendine bir mahalden diğer bir mahalle nüzul ve intikali aklın muhal sayacağı şeylerdendir.

Şu halde arazın nüzul ve intikal edebilmesi için behemehâl mahal ve hamilinin de intikali lazım gelir.

Dolayısıyla “nüzul eder” sözünden “veba” hastalığının bir taşıyıcı ve nakledicisi olduğu anlaşılmaktadır.

Nakledicinin neden ibaret olduğuna bir nazar atfedilirse, hareket halinde olma, ancak cismani ve kesif şeylerin vasfı olduğu cihetle “hareket halinde gelip geçmez” sözünden de veba illetinin nakledicisi cesetli ve fakat göz ile görülmeyecek derecede küçük şeyler olduğu mikrop denilen kurtlardan bir kısmı olsa gerektir.

Bir de Cenab-ı Peygamber Efendimiz Taun hakkında buyurmuşlardır ki “Eğer bulunduğunuz mahalde taun hastalığı zuhur ederse oradan dışarı çıkmayınız.” ve “Taun bulunan yere girmeyiniz.” Önceki hadis-i şerife göre Peygamber Efendimiz, İlâhî kaderden firar ile kurtuluş hâsıl olur kanaatinde bulunan kimseler kolera olan beldeden çıkmaktan men’ etmişlerdir. Çünkü Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Mezhebi’ne göre insanın ömrü mühürlenmiş olup fazla ve noksan kabul etmediği gibi hiçbir hastalığın ve sair sebeplerin yaratılışta ve kendiliğinden tesiri yoktur. Belki her eser ancak Allah’ın yaratmasıyla hâsıl olur.

Eğer bir kimse için kolera hastalığına tutulmak takdir olunmuşsa her durumda ona isabet eder. Kolera bulunan bölgeden çıkmak fayda vermez. Ve eğer takdir edilmiş değilse her gün koleraya müptela olan hastalarla düşüp kalksa bile asla zarar görmez!

Hz. Peygamber Efendimizin cüzzam hastalığına tutulan bir kimse ile bir kaptan yemek yemiş olması, hastalıklı kimselerle ihtilat, hastalığın meydana gelmesine sebep ve bunu iktiza etmediğini göstermektedir.

İkinci hadis-i şerife göre, cüzzam, taun ve çiçek gibi bulaşıcı hastalıklarda çirkin koku, zehirli madde olduğundan bazen sahibinden ayrılıp aralarına karışan kimselerde o hastalığın ortaya çıkmasına sebep olacağından Cenab-ı Peygamber Efendimiz “Taun ve kolera bulunan beldeye girmekten men’ ve nehy” buyurmuşlardır.

Bir de memleketlerinde kolera bulunmayan kimseler, kolera olan beldeye girmezlerse kendileri için Allah katında koleraya tutulma mukadder olmadığına hükmederek kalpleri müsterih olur.

Dolayısıyla Peygamberi Zişan Efendimiz ikinci hadis-i şerifte “Taun ve kolera gibi öldüren bulaşıcı hastalıklar için adi sebepler olan şeylerden kaçınmanın lüzumunu tavsiye buyurmuşlardır.”

Gerek kolera, gerekse başka cismani hastalıklar ve bütün ruhi hastalıkların başlıca adi sebebi olan maddi ve manevi her türlü pislikten korunup kalpte, vücutta, elbisede, yerde taharet ve nezafete itina ve ihtimam etmeye şeriat kadın erkek, bütün mükelleflere farz kılmıştır.

Cenab-ı Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Temizlik imanın yarısıdır.” Ve “İslâm dini temizlik üzerine kurulmuştur.” İmamı Gazali Hazretleri buyuruyorlar ki: “Bu hadislerdeki temizlik ile kastedilen, ancak dış görünüşü su ve sair şeylerle temizleyip de kalpleri ve iç âlemleri (batınları) rezaletlerin çeşitleri ile dolu olarak bırakmak demek değildir.”

Çünkü bu şer’i bakımdan zemmedilmiş ve gerçekte en çirkin olan şeydir.

Belki kastedilen hem dış görünüşü maddi ve manevi kir ve paslardan temizlemek ve hem de iç âlemi pislikten, ahlâksızlıktan kurtarmak demektir. Hatta şeriat nazarında en mühim iş, gizli sırları manevi kir ve paslardan temizlemektir.

Dış Görünüşün Temizlenmesi:

Daha önce iç âlemi ve kalbi kir ve pastan temizleme şekli ve faydaları toplu olarak gösterilmişti. Burada ise yalnız dış görünüşü maddi ve manevi kir ve pislikten temizlemeye dair birkaç söz söylemek isterim:

Taharet: Şeriat nazarında en büyük ve en küçük dereceden şer’an pislenmiş olan, yani pak olmayan şeylerden temizlenmek demektir.

Şeriat namaz için büyük ve küçük tahareti, bevl, necaset ve kan gibi pisliklerden temizlenmeyi şart kılmıştır.

Taharetin ihtiva ettiği madde ve manevi faydalardan biraz bahsedelim:

Mutlaka taharetin şer’i bakımdan hikmeti, günahları örtmek, şeytanı kovmak, dünyada temizlenmek ve ahirette güzelleşmekle bedeni azaları nizama sokmaktır. Büyük taharet, yani gusülde bütün vücudu yıkamanın, şer’i bakımdan hikmeti üç şekildedir:

1) Büyük tahareti mucib olan hikmet ve hakikat olarak meninin çıkması ile hayız ve nifas kanının bütün vücuttan çıkmış olduğu cihetle bu konuda vücudun bütün parçalarının iştiraki olduğundan, bütün azaları yıkamak farz kılınmıştır.

2) Meninin gelmesi ile şehvetin vücut bulması büyük bir nimettir ki onun lezzeti ile bütün vücut, lezzet tattığından bu nimete şükür olmak üzere bütün vücudu yıkamak farz kılınmıştır.

3) Gerek bütün vücudu ve gerekse bazı organları yıkayıp temizlemek cismani ve ruhani miracı havi olan namaza vesile olmak içindir.

Hâlbuki namaz, Cenab-ı Hakk’ı ta’zim ve Allah’ın huzurunda kıyamdan ibaret olduğu cihetle namaz kılacak olanın kemaliyle taharet ve nezafet üzere bulunması vaciptir. Tam bir temizlik ise ancak bütün bedeni yıkamakla mümkün olur. Dolayısıyla abdestte azimet olan da bu idi.

Fakat her vakit abdest alırken bütün vücudu yıkamak güç olduğundan müminlere kolaylık olarak ekser görünen dört azayı yıkamaya ruhsat olunmuştur. Gusül ve abdest gibi olmadığı için onda azimet ciheti ibkâ olunmuştur.

Manevi Faydaları:

Bütün azalara nispet olunan küçük günahlardan tövbe yerine kaim olarak onların affına sebep kabul edilmiştir.

Tıbbi ve Maddi Faydaları:

İlk önce vücudun azalarını temizleyip güzelleştirmek, ikinci olarak meni bütün bedenden çıktığından, tabiatıyla cildin mesamatında, yani ince deliklerinde meniden bulaşıklık kalıp, bedende bir takım hastalıklar doğuracağından, onun ortadan kaldırılması için ovuşturarak bütün vücudu yıkamaktan başka makul bir tedbir daha mutasavver değildir. Bir de sağlığı koruma kitaplarında açıklandığına göre gusül ve tedavisinden beklenen bütün faydaları sağlamış olmaktadır. Daha doğrusu gusül, banyo ve duşun mükemmel bir şeklidir. Dolayısıyla duş ve banyodan beklenen sıhhi faydalar, gusülde daha çok meydana gelir.

Küçük taharet yani, abdestte bazı azaları yıkamanın farz olmasının şeriat bakımından hikmeti, küçük tahareti mucip olan kan, hayız ve nifas ile meniden başka yollardan çıkar sair pisliklerde bütün azaların iştiraki bulunmamakla beraber her zaman abdest alırken bütün azayı yıkamak güç olduğundan şeriat küçük taharette vücudun ancak ekseriya görülebilen hususi azalarını yıkamayı farz kılmıştır.

Manevi Faydaları:

Dört aza vasıtasıyla işlenmiş bulunun küçük günahlardan tövbe yerine geçmiş bulunmasıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Cenab-ı Haktan hatalarınızı affedeceği, derecelerinizi yükselteceği bir şeyde size delalet edeyim mi?" Sahabe-i Kirâm’ın “Evet, delâlet buyurunuz Ya Resûlullah…” demeleri üzerine Hazreti Peygamber Efendimiz de “Hataların affına, derecelerin yükselmesine sebep olacak şey, büyük farz, vacip ve sünnetleri yerine getirmeye riayet ederek abdesti tamamlamaktır.” buyurmuşlardır.

Tabii ve maddi faydaları: Zikrolunan azaları temizleyip güzelleştirmeyi ortaya koymakla beraber su ile tedavi ve duşun ortaya konan tatbikatından beklenen güzellikleri toplamış olmasıdır.

Mikrop meselesi keşf olunduğunda tıp ilmi noktasından abdestin kıymet ve derecesi daha fazla bir önem kazanmıştır. Hatta Avrupalılar bile onun kudretini takdire mecbur olmuşlardır.

Abdestte, bilhassa dört ayrı azanın yıkanmasında hikmet, insanın vücudunda el, ayak, göz, kulak, ağız, yüz ve baştan daha fazla isyan cihetine seri hareket eden başka bir uzuv olmadığı cihetle bilhassa zikrolunan azaların yıkanması farz olmuştur.

Dolayısıyla zikrolunan azalardan günah işlemekte en süratli olanı dili muhafaza ettiği cihetle ağzı ilk önce yıkamak sünnet kabul edilmiştir.

Manevi faydaları: Dilin afetlerinden temizlenmenin lüzumuna intikaldir. Bu mülahaza ile mümin bir daha dilini o türlü şeylerle uğraşmamaya azm edip tövbekâr olur.

Maddi faydaları: Dişler arasında kalıp koku yaparak dişlere ve etlerine zararı muhakkak olan yemek parçalarını temizlemektir.

Tıp kitaplarında açıklandığı üzere ağızda binlerce mikrop ve mantar barınıyor ve dişlerin aralarında ve çürüklerinde yuva yapıyorlar. Gerçi tükürük bir dereceye bunları yok etmeye çalışıyorsa da tamamıyla muvaffak olamaz. Hele geceleri tükürük ifraz olunmadığı vakitler bu mikroplar istedikleri gibi hareket ederler. Dişlerin oyuklarında yemek parçaları yerleşip kalırlar.

Eğer gece yatarken ağız temizlenmeyecek olursa bunlar sabaha kadar çürüyüp mikropların çoğalmasına sebep olurlar.

Ağız kokuları, ufunetleri, diş etlerinin nezleleri, dilin çatlak çatlak iltihaplanması, hep ağzın, dişlerin temizlenmemesinden ileri gelir. Dolayısıyla ağzın ve dişlerin temiz tutulması tıp ve sağlığı koruma noktasından gayet lüzumludur. Tabipler diyorlar ki, ağız yıkamanın faydalarından biri de Allah’ın yaratıcı kudreti sayesinde ağız içinde halk olunmuş olan bezcikleri kuvvetlendirmektir. Zira bu bezler ağız içinde büyük ve küçük çok tükürük fabrikalarıdır ki ardı arkası kesilmez tükürük çıkarırlar. Tükürük öyle ehemmiyetsiz bir şey değildir. Çünkü tükürük bir takım menfaatleri ihtiva etmektedir. Mesela yemeği çiğnerken ıslatıp yutulması kolay bir hale getirecek ilk hazım vazifesini yerine getirir.

Misvak bu faydaların hepsini kendinde topladığından abdest alırken misvak kullanmak sünnet-i müekkede kılınmıştır.

Fakihler diyorlar ki: “Misvak, maddi-manevi otuzdan fazla faydayı ihtiva etmektedir. En aşağısı, ezayı ortadan kaldırmak, en üstün faydası da ölüm anında kelime-i şehadeti zikretmektir. Bu cümleden bir de yemeğin hazmına yardımcı olmasıdır.”

İşte doktorların zikrolunan sözleri ile fukahanın arz olunan kelamlarından, bu son kısmın sırrı ortaya çıkmış olur.

Buruna Su Vermenin Manevi Faydaları:

Koklanan yasak kokulardan tövbeyi hatırlamaktır.

Tabii Ve Maddi Faydaları:

Burun delikleri hayatın sebebi olan havanın geçmesine hizmet ediyor, hava, gaz ve benzeri dumanların ihtiva ettikleri bir takım mikroplu tozların ta ciğerlere kadar gidip orada bazı hastalıkların meydana gelmesine sebep olmaktan men’ için Allah burun deliklerinde kıllar yaratmıştır ki bu tozları burun içinde tutup ciğerlere gitmesine engel olurlar. Fakat bir şey kalır ki o da zarar vermemeleri ve teneffüse engel olmamaları için temizlenmesidir. İşte abdest esnasında burun deliklerine su vererek bu vazifenin yerine getirilmesi de emredilmiştir.

Dilden sonra günahlara tecavüzde en süratli organ gözdür. Yüz, göze sahip bulunduğundan üçüncü derecede yüzü yıkamak farz olmuştur.

Manevi Faydaları:

Meşru’ olmayan bakışlardan doğan küçük günahlardan tövbe makamına geçmiş olmasıdır.

Tabii ve Maddi Faydaları:

Yüz yıkanmakla insanda bir ferahlık husul olduğu gibi yüzü meydana getiren etlerin kuvvetli ve dolgun olmasına da sebeptir. Bundan sonra günahlara tecavüzde en süratli olan el ve ayaklardır. Çünkü dil konuşup gözler baktıktan sonra eller harama uzanır. Dolayısıyla dördüncü derecede onları yıkama farz olmuştur.

Manevi Faydaları:

Meşru’ olmayan tutma ve dokunma fiillerinden pişmanlığı ihtar olmakla beraber ondan sadır olan küçük günahlardan tövbedir.

Maddi ve Tabii Faydaları:

İnsan her ne kadar yalnız başına yaşasa da yine başkasının dokunduğu eşyaya dokunmaktan kendini kurtaramaz. Vücudun azalarından mikroplara en fazla maruz kalan ise eller ve onlar vasıtasıyla kollar olduğundan abdestte elleri ve kolları yıkamak mikropların temizlenmesi için büyük bir tedbirdir.

Başın kendisinde isyan vaki’ olmayıp günahın işlenmesine medar olan lisan ile göze komşu bulunduğu cihetle gusül ve gusülsüzlük arasında olan mesh ile farz kılınmıştır.

Maddi ve Tabii Faydaları:

İnsan her ne ile meşgul olursa olsun usanç ve yorgunluk geldiği zaman yine beynine doğru kan hücum eder. Bunu engellemek için başın serinlendirilmesi mühim bir tedbirdir.

Kulak başın etrafında bulunmakla beraber işitmek insana ekseriya kasti olmaksızın vaki’ olduğundan kulakları yıkamak farz kılınmayıp mesh edilmeleri sünnet olmuştur.

Manevi Faydaları:

Kulakların işitmiş oldukları yasaklardan tövbeye işarettir. Tabii faydası ise kulak deliklerinde toplanmış olan madde ve pislikleri temizlemektir.

İsyanı irtikâpta geç kaldıkları için ayakları en sonra yıkamak lazım gelir. Çünkü önce göz görür veya kulak işitir ve dil söyler, el oynar da sonradan ayaklar günah cihetine yürürler.

Manevi Faydası:

Onlarla tevessül olunan küçük günahlardan tövbedir.

Maddi Faydası:

Ayak parmakları arasında akarlı, kokarlı cilt hastalıklarının tedavisi için sık sık yıkamaktan başka güzel bir vasıta yoktur.

Abdest azalarının yıkanmasını üçe ayırmaktaki şer’i hikmet; tövbenin vücudundaki üç şarta riayet hükmüne işarettir. Çünkü tövbenin makbul olması, aşağıdaki gibi üç şarta bağlıdır:

1) Vaki’ olan günahlara sahih bir pişmanlık,

2) Hemen terk ve uzaklaşmak,

3) Bir daha işlememeye kat’i bir azim ve karardır.

Bu üç erkânın toplanması, İlâhî va’d hasebiyle her günahın mahv ve izalesine sebep olur. Fakat kul haklarında helalleşmek şarttır.

Abdest azaları içinde ayakları, su israf mahalli ve yıkanmaları da az çok meşakkate sebep olduğundan, kolaylık makamında mestler üzerine mesh meşru’ kılınmıştır.

Kul haklarına ait, nefsi vazifelerine dair sözlere burada son veriyoruz.

İdarecilerin ve hükümet memurlarının tebaa ve ahaliye ve tebaanın da hükümete karşı mükellef oldukları vazifelerden ibaret olan kul haklarına ait siyasi, içtimai vazifelere gelince, buna dair kitabımızın birinci bahsinde derinliğine tafsilat verilmiştir.

 

İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 497
Toplam 227635
En Çok 1094
Ortalama 289