MARİFETULLAH - İMAM GAZALİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

MARİFETULLAH'IN ANAHTARI KENDİNİ TANIMAKTIR

21-03-2021

MARİFETULLAH

MARİFETULLAH'IN ANAHTARI KENDİNİ TANIMAKTIR

Gelip geçmiş peygamberlere gökten inen kitaplarında: "Nefsini tanı ki, Rabbini tanıyasın” buyrulmuştur. Sonraki haberlerde de şöyle gelmiştir: “Kim kendini tanırsa Rabbini tanımış olur.” Bu sözler, insan, nefsinin, saf, lekesiz, pastan uzak bir ayna olduğuna bir delil, bir işarettir, insan her ne vakit o aynaya baksa Allahu Teâlâ’yı orada, kendi nefsinde görür. Eğer sen: “Çok kimse var ki, nefsine bakar. Yaratıldığını, bir mahlûk olduğunu anlar, fakat gerisini bilemez!” dersen, sen bil ki, nefsi tanıma bilgisinden Allah’ı tanıma bilgisine geçiş ve onu delille anlayış iki türlü olur:

 

Birincisi: Çok anlaşılmaz, kapalı, dolaşık yoldur. Onu ilimle uğraşanlar, nefsini riyazet ve perhizlerle meşgul eden din adamları, nakipler ve ileri gelen necip kişiler, hattâ şeyhler bile anlamaktan âcizdirler. Nerede kaldı ki zâhiri ilimden bile yoksun olan, bilgisiz kişiler anlayabilsinler.

 

İkincisine gelince: Onu, aklı ergin olan bir âmâ, iki gözü kör kişi de idrak edebilir. Öyle açık seçik delildir. Öyle olunca, bilinmeli ki, insan kendi varlığından Hâlık'ın ve kendi sıfatından Yaradan’ın sıfatını bilir, anlar. Kendi ülkesine- yâni bedenine- sahip oluşundan, tasarrufundan, Allahu Teâlâ’nın bütün âlemin sahibi olduğunu ve bu mülk üzerinde nasıl tasarrufta bulunduğunu anlar. Bunun açıklanması şöyledir: İnsan ne zaman ki, kendi varlığının izi ve alâmeti ve kendisinden haberi ve izi yokken kendi varlığını görüp bilseydi ve kendi yaradılışına, hilkatine dikkatle baksaydı bilirdi ki, aslı bir damla, bir katrecik sudandır. O zaman ne akıl, ne de idrak ve anlayışı vardı. Ne eti, ne kemiği, ne de yağı bulunuyordu. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmuştur: “Hakikaten insan(ı yaratmamızdan önce) üzerine öyle uzun bir zaman gelip geçti ki, henüz (o vakitlerde insan daha yaratılmadığından), anılan bir şey değildi. Doğrusu biz, insanı (kudretimizi gösterelim ve teklifimizle) imtihan edelim diye (erkekteki çeşitli unsur ve salgılar içindeki genetik kısmın, yumurtadaki genetik kısımla) karışmış bir nutfe (zigot)tan yarattık da onu (insanı) işiten ve gören bir varlık yaptık.” (İnsan: 1-2)

İnsan, gerek kendi uzuvlarının gözle görülür kısmına (meselâ el, ayak, dil ve ağzına) bir baksa, iç organlarını (meselâ ciğer, mide, dalak gibi kısımlarını) incelese her birinin bir türlü hikmetle yaratıldığını ve her birinin faydalı bir işte bulunmak için yaratıldığını görür. Bu organların her biri yerli yerinde ve en mükemmel şekilde yaratılmıştır. Böylece insan, halleri idrak etse bilir ki, Yaradanı her şeyi yaratmaya, nasıl dilerse, o şekilde yapmaya kadirdir. İlminin ise, bütün yaratıkların görünün veya görünmez varlığını en küçük parçasında bile kudretinin bulunduğunu anlar ve hikmetinin hükmünün her zerre işlemiş olduğuna şahit olur.

Ey aziz kişi! Bir insan, bedeninin yaradılışının uzun uzun anlatılmasına, iç-dış organlarının kendisine olan faydalarının çokluğuna göz atsa Yadanına sevgi ve tazimi artar. Meselâ insan düşünse ki, elleri bir şeyi tutmaya, düşmanlardan kurtulmaya yarar diye ve bedenden ayrı olarak yaratılmıştır. Hem de ellerinin ve ayaklarının ucuna beşer parmak konulmuştur. Dört parmak sanki saf tutmuş gibidir. Kimisi uzun, kimisi kısadır. Tâ ki avuçladıkları bir şeyi el içinde birlikte tutsunlar. Ya baş parmak? O da onların karşısında ve onlara göre daha kısa, daha kuvvetlidir. O da dört parmağa yardımcı olsun, bir şeyi avuçlayınca, avuç içinde diğer dört parmağı karşıdan destekleyerek sıkı sıkı tutsun diye. Dört parmakta üçer mafsal, boğum yeri vardır. Başparmakta iki mafsal yapılmıştır. Tâ ki, birbirine eklendikleri zaman bir kepçe, bir kevgir gibi olsunlar. Açıldıkları zaman da bir tabağı andırsınlar ve böylece faydalar meydana gelsin. İnsanın ön dişleri, yiyecekleri kesmek parçalamak için önceden yaratılmıştır. Yan dişleri ise, yiyecekleri ezmek ve öğütmek için yassı kılınmıştır. 

Dil ise, yiyecekleri boğaza atmak için kaşık gibi yaratılmıştır. Dilin altına da bir güç verilmiştir. Çiğnenen lokmanın üstüne su döker, onu hamur eder. Yutmayı ve midede sindirilmesini kolaylaştırır. Sözün kısası, bütün organların düzeni en güzel bir biçimde ve terkibi en faydalı biçimde yaratılmıştır. Her biri gece gündüz vazifeli kılındıkları hizmeti yaparlar. Ne durgun, işsiz, tembeldir ne de uykudadırlar! Öyle ki, eğer akıllıların aklı, âlimlerin bilgisi, hikmet sahiplerinin hikmeti bir yere toplansa ve dünya yaratılalıdan beri düşünüp dursalardı, bu düzenden güzel, bu terkipten, bu karışımdan daha faydalı ve güzelini bulamazlardı. Meselâ, eğer gözler başın tepesinde farz olunsa veya kulak ensede veya ağız arkada, ensede veya parmaklar 6 tane veya 3 tane farz edilse, o belli olan kişilerce bilinir ki, hiçbirinde yukarıda bildirdiğimiz faydalar meydana gelmediği gibi onlardaki şekil güzelliği ve biçimlilik, mükemmellik de vücut bulamazdı.

 

 

Ey aziz kişi! Eğer yalnızca, insanın muhtaç olduğu şeylere bir kez baksan, neler neler görürsün. Meselâ insanın yemek yemeye, elbise giymeye, oturulacak yerlere, yağmur ve buluta, kokuya, sıcaklığa, soğukluğa ihtiyacı vardır. Elbisesi için ketene, o keteni bürmek için iplikçiye, dokuyucuya ihtiyaç görülür. Bunların da nice nice sanata ve araca ihtiyaçları bulunur. Bunlar da demirci, ekip biçici, dülger, doğramacı, ekmekçi, deri boyayıcı, deri tabaklayıcı gibi ustalardır. Odun, demir ve kurşuna da ihtiyaç vardır. Bu sanatkârların o araçlara ve araçların bu sanatkârlara hediye edilmesi gibi, her sanatın nasıl meydana geldiği düşünülecek olursa, insan dehşet içinde kalır. Aklını kaybeder. Bu kadar aletlerin ve sanatların vücuda gelmesi yalnızca Allahu Teâla’nın lütfundan ve rahmetinin bolluğundan ve inayetindendir. Nitekim Cenâb-ı Hak, şöyle buyurur: “(Allah) buyurdu ki: “Ben, (amellerine göre) dilediğim kimseyi azâbıma uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kuşatır.” (Araf: 156) Hem de Allahu Teâlâ’nın nebileri yaratması, bize göndermesi, bizi onların şeriatine ve sevgisine sevketmesi de tüm ihsanlarından ve şefkatinden güzel bir örnek, güzel bir kokudur. Nitekim Cenâb-ı Allah buyurur: “Benim rahmetim, gazabımı geçmiştir.” Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: “Allah, kullarına karşı yavrusuna süt veren analardan daha şefkatlidir.” Böylece bilindi ki, insan kendi varlığından, kendisini yaradanın varlığını bilir. Vücudundaki parçaların ve etrafının uzun uzadıya incelenip araştırılmasından Allahu Teâlâ’nın yüce kudretini anlar. Kendi uzuvlarının ne gibi faydalarda bulunduğunu, terkibinin düzenini, ilim ve hikmetinin kavrayışını anlar ve bilir. Ki, bu kadar lütuf, bu kadar ihsan bağışlaması insana karşı olan rahmetinin bolluğundandır. Öyleyse bunlara kavuşmuş olan bir nefsin kendini tanıması Mârifetullah’ın  anahtarı ve aynası olabilir.

 

RUHUN SIRLARI AÇIKLANAMAZ

Ey ilâhi sırları öğrenmek isteyen!

Kendi vücudundan, varlığından ve sıfatlarından Allahu Teâlâ’nın varlığını ve sıfatlarını kısaca öğrenmiş oldun. Öyleyse şimdi Allahu Teâlâ’nın tenzihini, kutsallığını da, senin kendi nefsinin misalinden idrak etmek, anlamak mümkündür.

Sen bil ki, Allahu Teâlâ vehme ve hayalde meydana gelen herhangi bir şeye benzetilmekten, zamandan ve mekândan münezzehtir, uzaktır. O’nun tasarrufu her yerdedir. Tecellisi her mekândadır. O’nun bu türlü tenzihi, senin kendi nefsinde de mümkündür. Meselâ Ruh vehim ve hayale girmekten münezzehtir. Sayı, ölçü, bölüm kabul etmez. Rengi ve şekli yoktur. Çünkü şekli ve rengi olsaydı, gözle görülebilirdi, yahut vehme ve hayale girerdi, güzelliği, kötülüğü, azlığı ve çokluğu büyüğü, küçüğü olurdu. Eğer bir kişi sana: “Ruh nedir?” diye sorsa ona şu cevabı vermelisin: “O, ilâhi bir sırdır ki, kemiyeti ve keyfiyeti ve bilinmez ve bilinmekten de uzaktır.”

 Ey aziz kişi! Sen madem ki bedeninin içindeki ruhunu bilmekten âcizsin, Allahu Teâlâ ki ruhları ve cesetleri ve tüm eşyayı yaratmıştır, bunların dışında olan ve onların cinsinden olmayan şeyleri, sen nasıl bilir, nasıl anlarsın? Öyleyse yüce Allah’ı tenzih ve takdis etmek her şeyden daha önemlidir. Hatta vâciptir. Meselâ aşk ve sevgi, elem, tad, lezzet gibi varlıklar vardır; ama, kemiyet ve keyfiyeti tasavvur bile edilmez. Eğer: “Bunların hakikati nedir?” diye sorarsan, güç bir dilekte bulunmuş olursun. Bunun gibi sen yeme, içme, işitme gibi gerçeklerin bilinmesini dilesen yine güç bir istekte bulunmuş olursun. Nitekim gözün, sesi anlamakta nasibi yoktur. Kulağın da bir şeyi bilip anlamada nasibi yoktur. Burnun da bilip anlamak zevkinde bir nasibi yoktur. Bunlar gibi akıl ile ve kudretle idrak edip öğrendiklerimizin beş duygu ile bilinip öğrenilmesinde bir nasibi yoktur. Öyleyse ruh bedende var olup, beden de ruhun sahibi olduğu halde ne keyfiyeti, ne de hakikati bilinir. Bunun gibi Allah da her varlıkta ve bütün eşyada mevcuttur. Hepsinin maliki ve sahibidir. Her şeye hâkimdir. Ama heyeti, hüviyeti ve niteliği bilinmiş olmaktan münezzehtir.

Ey aziz kişi! Allah’ın tenzihinde başka bir yön de şudur: Ruh bütün uzuvlara geçer. Bütün bedende dolaşır. Beden baştan başa ona uyar. Ve beden parçalanabilir. Ama ruhun parçalanması mümkün değildir. Öyleyse Allahu Teâlâ ki, bütün varlıklarda tecelli eder, bütün yaratıklar onun emriyle varolmuşlardır. Onun buyruğu ile ayaktadırlar, bütün oluşlarda yaptığı işler görünür. Ama buna rağmen, bir mekân, bir durak yeri gösterilemez. Bir şeyle kıyaslanamaz, ölçülemez. Bir cihete nisbet olunmaktan münezzeh ve uzaktır. 

Ey aziz kişi! Allah’ın tenzihi hakkındaki, konu, ruhun sırrı açıklanmayınca enine boyuna anlatılamaz. Üstelik ruhun sırrını açıklamaya şeriatin izni yoktur. Allah’ın emrettikleri ile nehyettiklerini halka tebliğ buyuran Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in de bize yasakladığı bir şeye el uzatmamız caiz değildir. Fakat Peygamber  (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in: “Allahu Teâlâ, Adem’i sûretinde yarattı!” diye buyurduğu sözlerinin mânâsı da ruhun sırrı ve mahiyeti keşfedilinceye kadar açıklanamaz. Yâni, ancak ruhun o sırrı her kişinin kendisi tarafından keşfedilince anlaşılabilir.

 

MAHLÛKÂTIN ALLAH’A BOYUN EĞMESİ NASILDIR?

 Ey ilâhi sırları öğrenmek isteyen!

Madem ki Allahu Teâlâ’nın zatını, sıfatını, kendi nefsinin örneği ile aklının erdiği kadar idrak ettin, şimdi Allahu Teâlâ’nın buyruklarının nasıl eriştiğinin ve yerine getirildiğinin, saltanatının ve bu âlemde tasarrufunun, yaptığı işlerin kemmiyetinin ve keyfiyetinin bilgisi kaldı ki, onun da bedendeki tasarrufun ölçüsü ile ve imkân oldukça bilinmesi gerekir. Bu da su soruları kapsar: Mahlûkât, Allahu Teâlâ’nın emrine nasıl ve ne yolda baş eğer, itaatta bulunurlar? Allahu Teâlâ’nın kendi ülkesinde padişahlık etmesi nasıldır? Emirlerini ulaştırmaya memur kılınan melekler bu buyrukları ne şekilde gökten yere indirirler? Gök kubbenin hareketleri, yıldızların gelişi gidişi nasıl olur?

Böylece Allahu Teâlâ’nın bütün işlerini göklerle ilgili kılmasını ve rızıklar kilidini göklere havale etmesini bildiren fasıl kaldı. Bu fasıl, Allahu Teâlâ’yı bilmekte büyük bir fasıldır. Buna Mârifet-i Ef’al (Allah’ın fiillerini bilmek) denilir. Nitekim bundan öncekilere Mârifet-i Zat ve Sıfat denir. Bu faslın da kilidi nefsini tanımaktır. Ve sen kendi ülken olan bedeninde nasıl padişahlık ettiğini bilmezsen, âlemlerin padişahı olan Allahu Teâlâ’nın kendi ülkesindeki her şeyde nasıl padişahlık sürdüğünü, onlara nasıl tasarruf ettiğini nasıl bilir, nasıl edersin? Buna ihtimal var mı? “Kendini tanı ki, Rabbini tanıyasın.” Kendi yaptığın işlerden birisinin ne şekilde meydana geldiğini öğren. Meselâ yazma işi gibi. Öyleyse bil ki, ne zaman bir kâğıdın üstüne: “Bismillâh” kelimesini yazmak dilersen önce kalbinde onu yapmaya bir irade, bir meyil, bir eğilim uyanır. Bir irade gücü meydana gelir. Sonra hayvani ruh sebebiyle o meyil ve isteme gücü dimağa doğru gider ve oraya varınca da dimağın olan hayal kuvvetinde Bismillâh’ın sûreti belirir. Bundan sonra o sûret, ak iplik adı verilen sinirlere, parmak uçlarına iner. Daha sonra parmak da kalbin irade gücü ile hayalin içinde beliren şekle bağlı olarak hareket edip o şeklin bir benzerini meydana getirir. Bismillah kelimesini yazar. Tıpkı bunun gibi Allahu Teâlâ’nın iradesi bir şeyle ilgilenmiş olsa onun  eseri ilk önce Arş’a gelir. Orada görünür. Orada bir cevher vardır. Adına Ruh Meleği veya Kutsal Ruh derler. Onun vasıtasıyla Kürsi’ye vâsıl olur. Nitekim Bismillah da hayal hazinesinde görülür. Allah’ın iradesi ile ilgili olan şeyin sûreti de Levh-i Mahfuz’da zahir olur. Arş’a ve Kürsi’ye vekil Melekler onu yıldızlar vasıtasıyla aşağı âleme yetiştirirler. O da az zamanda tabiatın unsurların zuhur eder ki, bu da dört şeydir:

  1. Sıcaklık,
  2. Soğukluk,
  3. Yaşlık,
  4. Kuruluk. 

Nitekim kalem mürekkeple karışıp: “Bismillâh” yazısı yazılınca olduğu gibi sıcaklık ve soğukluk, su ve toprakla karışarak Allahu Teâlâ’nın murad edindiği şeyin sûreti belirir. Nasıl kâğıt yazılanları yazmaya mahal olup orada yazılan şekilleri muhafaza ederse, yaşlık, kuruluk da o şekli kabul edince o meydana gelen sûretleri muhafaza eder. Eğer yaşlık olmasaydı şekil ve sûret saklanamazdı. Nitekim kalbin iradesi ile hayal hazinesinde olan Bismillâh şekli, kâğıdın üzerine kalemle nakşolunduğu gibi, Allahu Teâlâ’nın iradesi -ki, Arş’ta ve Levh-i Mahfuz’da meydana gelen sûrettir- melekler ve yıldızlar, türlü tabiat kuvvetleri vasıtasıyla sudan ve topraktan ibaret cismânî âlemde zuhur eder. İnsan kalbi de bunun gibi beden ülkesinde tasarruf eder, bütün uzuvlar ona mağlûp olur.

Kimileri sanmıştırlar ki, insan nasıl kendi kalbinde yer tutmuş ise Allah da Arş üzerinde mekân tutmuştur ve oradan buyruğu ile bütün eşyayı tasarruf eder, kendisi Arş’ta oturur. Böyle kıyas ederler. İnsan, beden ülkesinin işlerinde kalbi kapladığı gibi Allahu Teâlâ da yaratıkların işlerinin tedbirini Arş’a havale buyurmuş ve öylece Arş’ı kaplamıştır. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde (altı devrede) yaratan ve Arş’ı hükmü altına alan, (her) işi düzenli olarak idare eden Allah’tır.” (Yunus: 3) Ey aziz, sen bil ki, bu anlattıklarımız gerçektir. Kalb gözü ile görüş ehline, idrak sahiplerine keşifle malûm olur. Böylece “Allah, Adem’i kendi sûretinde yarattı.” hadis-i şerifi ne demektir diye soranlara hakikat malûm olur.

 

MARİFETULLAH’TAN YOKSUN OLANLAR

Ey aziz kişi! Bil ki, Padişahlığı, Padişahtan başkası bilmez. Eğer Allahu Teâlâ seni beden ülkesine padişah etmeyip varlık saltanatını ve sana örnek olsun diye bu kısa risaleyi vermeseydi sen o vehimlerden, o kuşkulu zandan ve şununla bununla kıyastan, herhangi bir yolla bilinmekten uzak olan Padişahı nasıl idrak ederdin? Nasıl anlardın?

Öyleyse şükür ve hamd o başlangıcı bilinmeyen, kadim olan, zevâli olmayan o kerim varlığadır ki, seni, kendi varlığında Padişah etmiştir. Ve kendi beden ülkeni senin emrin altına aldırmıştır. Senin kalbini Arş eylemiştir. Canın kaynağı olan hayvan-ı ruhu İsrafil kılmış, dimağı Kürsî eylemiştir. Ve hayalin hazinesini sana Levh-i Mahfuz eylemiştir. Dimağ kubbesini ki, sinirlerin pınarı, kuvvetlerin ocağı ve kaynağıdır, sana gökkubbe ve yıldızlar yaptı. Parmak, kalem ve mürekkebi, tabiat mizaç, huyun asılları kıldı. Seni bütün kıldı. Ve sana şu emirde bulundu: Sakın kendi nefsinden, kendi beden ülkenden ve sultanlığından gafil olma. Çünkü gafil olursan, kendi Yaradanından, senin rızkını verenden gafil olursun. Nitekim Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ, Âdem’i kendi sûreti üzere yarattı.”

 

SEMA, ARŞ VE KÜRSÎ’NİN MELEKLERLE BAĞLANTISI

“Kendi nefsini bil ki, Rabbini bilesin.” Ey ilâhi sırları öğrenmek isteyen! İşte insanın vücudundaki padişahlığı ile Allahu Teâlâ’nın padişahlığı arasında olan büyük farkı anladık. Bundan da iki türlü bilgi ortaya çıktı:

1- Biri insanın ve kalbinin, Allah’ın zâtı ve sıfatları ile iğlisinin ilmidir. Bu çok büyük ilimdir. Anlaşılması, idraki zordur. Çok uzatılabilir, bu kitaba sığmaz.

2- Biri de insanın nefsinin meleklerle olan bağlantısının bilgisidir. Semalar, Arş ve Kürsî’nin meleleklere bağlantısı ve birbirine irtibatı ilmidir. Bu da, mübarek ve uzun bir ilimdir. Bu işaretten maksadımız gafil kimselere kendi varlığından haber vermek, Allah’ın yüceliğini ve kudretinin büyüklüğünü bildirmektir. Her şeye kızan o şaşkın kimselere, kendisinin ne yolda gafil olup kendini yaradanın mârifetinden ve Allahu Teâlâ’nın mübarek yüzünü görmekten nasıl mahrum olduğunu hatırlatmaktır. Bil ki, Allah’ın cemâlinin, insanın idrak ettiği ile işin aslında nasıl olduğu arasında gayet büyük fark ve uzaklık vardır.

Ey ilâhi sırları öğrenmek isteyen! Mârifetullah’tan mahrum olan o biçâre müneccimler ve hekimler, her işi yıldızlara ve eşyanın tabiatına isnat ederler. Bunlar karıncaya benzerler ki, kâğıt üstünde kalemi yürürken görüp resim meydana gelince büyük bir sır keşfetmiş gibi sevinir: “Bu işlerin hakikatini bildim, anladım ki, resimler kalemden meydana geliyormuş!” der. Bir başka, karınca da dikkatle bakar, kalemin hareketinin kendisinden olmadığını, parmakların emriyle yürütüldüğünü görür. Önceki karıncaya: “Sen yanılmışsın” der. Gerçek hâli anlamamışsın. Sen yapılan işi kalemin hareketini kendisinden geliyor sanmışsın. Oysa böyle değildir. Kaleme sahip olan parmağındır. Kalem, parmağın emrine teslim olmuş, onun iradesine boyun eğmiştir. İşte bu karınca müneccimlerin misalidir. Bunlar, bütün iş ve hareketlerin tasarrufunu yıldızlara bağlarlar. Bilmezler ki, kendileri de hata işlemekte, yanılmaktadırlar. Çünkü yıldızlar, meleklerin elinde onlara baş eğmişlerdir. Melekler ise Allahu Teâlâ’dan emir almadıkça hiçbir şey yapamazlar. Nitekim cisimler âleminde müneccimlerin düşünce ve görüşlerine aykırı bir şekil ortaya çıkmaktadır.

Ruhlar âleminde dolaşanlar arasında da ihtilâf, ayrılık ve çeşitlilikler vardır. Kimileri vardır ki, melekût âlemine ayak basarken kendilerine hiçbir şey açılmaz, geri geri eski yerlerine dönerler. Ruhlar âlemine yücelemezler. Kimleri ise melekler âlemine erişirler. Onların da seyri, haraketi birbirine uymaz. Çeşit çeşittir. Çünkü melekût âleminde nice bin nûrdan perdeler vardır. Her bir ruh, bulunduğu dairenin ile çevrili ve örtülüdür. Kimisi bir nûr gibi, bir inci gibi dalaşır. Ama kimileri aydınlık bir dolunay gibi parlaklık içinde seyreder. Kimleri de vardır ki, cihanı aydınlatan güneş gibi seyrederler. Kimisine ise melekût âlemi baştan başa açılır. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Böylece ‘kesin bilgi ve imana’ erenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem varlıklarını ve sırlarını akıl ve kalp gözüyle) gösteriyorduk.” (En’am: 75) Nitekim Hazret-i İbrahim’in ağzından şanı yüce Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur: “Doğrusu ben, yüzümü Hanîf (Allah’ı birleyici) olarak, tamamen gökleri ve yeri yaratan (Allah’)a çevirdim. Ben (dinde Allah’tan başka otoriteler tanıyan) müşriklerden değilim.” (En’am: 79) Bu yolda Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurdu: “Hakikat şu ki, Allah için nûrdan yetmiş perde vardır. Eğer onları açacak olursa, güzelliği bütün ona bakanları yakar.” Ama biçâre tabiatçılar, her şeyi tabiatın yaptığında inat etmektedirler. Derler ki: Eğer tabiatın araya girmesi olmasaydı tıp ilmi, hekimlik, batıl olurdu. İşte, yalnız bu doğrudur. Çünkü hastaların ilâcının aranmasına şeriat izin veremezdi. Yalnız tabiatçılar şunda hata ettiler ki, görmelerini zayıflatıp eşek gibi yüklerini o durakta bıraktılar. Bilmediler ki, tabiat, huy da Allahu Teâlâ’nın kudretli baskısı altındadır ve eşek ise ayakta sıra bekleyen, aşağılık hizmetkârlardan birisidir. Müneccimler şöyle demiştir: Güneş, bir yıldızdır. Dünyaya sıcaklık, ışık verir. Eğer güneş olmasaydı gündüz ve gece ayrımı olmazdı. Bitkiler, buğday, arpa gibi taneliler, güneşin etkisiyle meydana gelir. Ay da bir yıldızdır. Eğer ay da olmasaydı şeriattan nice işler, buyruklar yapılmaz geri kalırdı. Meselâ oruç, hac, zekât gibi dini vazifeler yapılamazdı. O zaman da hafta, ay, yıl belli olmazdı. Rüzgârlar, yemişler, güzel kokular, çeşit çeşit renkler onun sebebi ile meydana gelir.

Güneş sıcak ve kurudur. Ay ise soğuk ve yaştır. Zuhal (Satürn) gezegeni ise soğuk ve kurudur. Zühre (Venüs) yıldızı ise sıcak ve yaştır. Müneccimler (astrologlar) bu sözlerinde doğru söylüyorlar. Ama şunda yanılmaktadırlar ki, bütün işler, hareketleri yapanın yıldızlar olduğunu söylerler. Halbuki yıldızlar Allahu Teâlâ’nın buyruğu altındadırlar. Onlar, bunu düşünemez, idrak edemezler. Nitekim, Allahu Teâlâ, şöyle buyurur: “Güneş, ay ve yıldızlar O’nun buyruğuna itaat ederler.” (A’raf: 54) Yâni güneş, ay ve yıldızların kendi burçlarında seyirleri hesaplıdır. Güneş, ay ve yıldızlar Allahu Teâlâ’nın emrine uyarlar ve bir iş yaparlar. Verilen buyruğu yerine getirirler. Kendilerinden, kendi katlarından iş yapıcı değildirler, aksine onlar, iş yapmak için tutulan işçilerdir. Hattâ bu işle âmil olan, bu işle vazifelenmiş olan melekler tarafından iş yaptırılmaya tutulmuş işçilerdir. Nitekim sinirler de insan organlarını harekete getirmekte dimağdaki hayal gücü tarafından kullanılmaktadırlar. Yıldızlar da yakın işçilerdendir. Makbuller arasındadırlar. Ancak dört unsur gibi faal sıfatta olanlardan değildirler. Çünkü o dört unsur, Allah’a en yakın vazifelilerdendir. Yazıda kalemin, emir aldığı ele yakın olduğu gibi.

İmam Gazali
DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 237
Toplam 322480
En Çok 1094
Ortalama 312