TAKVA SAHİPLERİNİN YOLU

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

Ebu'l Ala El-Mevdudi

23-02-2020

TAKVA SAHİPLERİNİN YOLU

 

İslami ahlak diye tarif ettiğimiz ahlak Kur’an ve Sünnet gereği; iman, İslam, takva ve ihsan olmak üzere dört mertebeyi kapsar. Bunların dördü de yaratılış icabı birbirini takip eder. Bir sonraki bir öncekinden kaynaklanır ve sadece onun üzerine bina edilir. Birinci tabaka sağlam olmayınca, temel sağlam olmayınca, üzerine ikinci katın, tabakanın bina edilmesi tehlikeden beri değildir. Bunun için iman tabakası üzerine ikinci kat olan İslam tabakası onun üzerine takva onun da üzerine ihsan tabakası yapılarak bina sağlamlaştırılır. Bugün görünen manzara binanın temeli olan iman ile birlikte takva ve ihsanın bulunmamasıdır. Böyle olunca da iman olmadan ne İslam’ın ne de takva ve ihsanın bulunması mümkün değildir. Aynı şekilde iman zayıf ise binanın temeli olan bu unsur sallantıda ise bunun üzerine hiçbir bina inşa edilemez. İmkansızdır. Böyle çürük bir temele bina yapılsa bu da zayıf ve direkleri sallanan yıkılmaya hazır bir bina olmaktan öteye geçemez.

 

Aynı şekilde eğer iman zayıf ise, mahdud ise İslam, takva ve ihsanın da topluca zayıf ve mahdut alması muhakkaktır. Madem ki iman sahih değil sağlam değil, yerleşip oturmamış birazcık dini anlamış kimse, bu imanın üzerine İslam’ı veya takvayı yahut da ihsanı bina etmenin tehlikesini görecektir. İslam'dan önce imanı sağlamlaştırmak gerektiği gibi takvadan önce İslam’ı sağlamlaştırmak gerekir. İhsandan önce takvayı yerleştirmek şarttır. Fakat bugün insanları çoğu kez yaratılıştan konmuş olan bu sıralamayı unutmuş görmekteyiz. İman ve İslam köşkünü sağlamlaştırmadan temelleri atmadan takva ve ihsan peşinde koştuklarını ve asıl temele hiç ehemmiyet vermediklerini görmekteyiz. Bundan da kötüsü ve üzücü olanı iman ve İslam hakkında yanlış bazı düşüncelere kapılmış olmalarıdır. Giyimlerini, kuşamlarını, yemelerini, içmelerini, oturup kalkmalarını ve buna benzer zahiri bazı amellerini, bazı muayyen kalıplara döktüklerinde, takvalarının tamamlanacağını zannetmektedirler. Takvanın en üst mertebesine kavuşacaklarını vehmetmektedirler. Veya bazı nafileleri, zikirleri, virdleri ve benzeri müstehab amelleri işlemek suretiyle ihsanın en üst mertebesine ulaşacaklarını zannetmektedirler.

 

Fakat takva ve ihsan sahibi olan bu zevatın hayatlarına baktığınız zaman, bunların henüz iman köşkünün temelini sağlam atmadıklarını, iman binasını muhkem yapmadıklarını gösteren emareleri görürsünüz. Bu gibi hatalar bulunduğu sürece İslami ahlakın unsurlarını tamamlamada başarıya ulaşmamız asla mümkün olamaz. Öyleyse bu dört mertebeyi tam olarak kavramamız lazımdır. Bu dört mertebenin düşünce yapısını kemale erdirmemiz kaçınılmazdır:İman,İslam, Takva ve ihsan. Bu dört mertebenin yaratılıştan kaynaklanan sırasını çok iyi kavramamız zaruridir.

 

İslami hayatın temeli olan imandan başlayalım. İmanın tevhidi ve peygamberliği ikrardan ibaret olduğunu bilmeyen yoktur. Bu ikisini ikrar eden kişi, İslam’a girmenin kanuni şartını yerine getirmiş ve inananlardan olmuştur. Böyle olunca kendisine müslümanlara yapılan muamelenin yapılmasına hak kazanmıştır. Fakat sadece kanuni bir işlemi tamamlamak kabilinden olan bu ikrar hemen üzerine İslam köşkünü diğer üç mertebesiyle bina etmek için kafi midir? Esef ve hüzün sebeblerinden birisi çoğu kimsenin bunu böylece kabul etmeleridir. Bu yüzden bu mücerred ikrarı görünce hemen üzerine İslam binasını kurmaya başlıyorlar. Hemen peşinden bu zayıf temellere takva ve ihsan tabakalarını atmaya çalışıyorlar ki, bu binanın ömrü asla uzun süremez, yıkılmaya dökülmeye hazırdır. Fakat kamil bir İslami hayat için, imanın her yönüyle, şümullu bir şekilde, bina köklerinin derinleşmesi lazımdır. İmanın şubelerinden herhangi biri eksik olursa o şube İslami hayatta eksik kalmış demektir. İmanın zayıf kaldığı noktada İslami hayatın binası zayıf ve çökmeye maruz kalmış demektir.

 

Mesela, buna misal olarak Allah’a imanı ele alalım. Allah’a iman, dinin başı ve ilk temel taşıdır. Allah’ı ikrar normal şeklini aşıp, derinleştikçe sayılamayacak derecede görünümlerle ortaya çıkar. Mesela, bazıları Allah’ın varlığına ve herşeyi yarattığına, zatında ortağı bulunmadığına inanırken başkaları sıfatlarını tehdit eder, hak ve tasarruflarını sınırlar ve kendi ilmi gücüne göre onun açığı ve gizliyi bildiğini, işitici ve görücü olduğunu, duaları kabul ettiğini, sadece ona ibadet edileceğini ve her türlü ibadetin sadece ona yapılabileceğini ikrar eder. Onun kitabının, kendi deyimlerine göre her türlü dini meselede tek kaynak olduğunu kabul eder. Şunda hiç şüphe yok ki bu tasavvurlardan sadece bir tanesiyle hayat nizamı oluşmaz. Tasavvur ne kadar dar olursa ve sınırlı olursa fiili hayattaki İslami boya ve ahlak o derece sınırlı olur. Hatta Allah’a iman konusunda yaygın dini tasavvurlara göre zirveye ulaşmış kimselerin İslami hayat hakkındaki görüşleri Allah’a itaat ile tağutlara boyun eğmeyi kabul edecek kadar yetersiz görürsünüz. Yahut ta arzuladıkları herşeyi bulabilmek için küfür düzenini İslam nizamına karıştırıp yeni bir terkip elde ettiklerini görürsünüz.

 

İmanın yer etmesi ve kökleşmesi de ferdlere göre değişiktir. Bazıları vardır. Allah’a iman ettiği halde Allah yolunda çok değersiz bazı şeyleri sarfetmeye yaklaşmaz gönlü razı olmaz. Bazıları da vardır Allah onlara malik oldukları bazı eşyalardan daha sevimlidir. Bazı eşyaları da kendilerine Allah’tan daha sevimli gelir. Bazıları vardır Allah yolunda malını hatta canını feda eder ama insanlar arasında edindiği itibar veya düşünceleriyle fedakarlığa yaklaşmaz. İşte bunlar, İslami hayatın istikametini tayin eden sağlam ölçülerdir. Ve işte böyle insan imani noktadan zayıf olduğu yerde islami ahlaka ihanet etmiş oluyor.

 

Doğrusu, kamil ve halis İslami hayat sarayı, beşer hayatının bütün yönlerini ihata eden tevhid inancının ikrarı olmadıkça mümkün değildir. İnsan hayatının ferdi ve ictimai yönlerini kapsayan insanın kendisinin ve elinde bulunan her şeyin Allah’ın mülkü olduğu ve gerçek sahibinin Allah olduğunu ikrar eden bir tevhid inancını ikrar etmelidir. Sahip olduğu her şeyin ve bütün alemin meşru sahibinin Allah olduğuna, onun tek mabud olduğuna, emir ve yasaklamanın ona ait olduğuna, hidayetin sadece ondan geldiğine inanmalıdır. Allah’a itaattan yüz çevirmenin yahut onun hidayetine ihtiyaç duymamanın veyahut ona zatında, sıfatlarında, tasarruf ve haklarında ortak koşmanın hangi şekil ve renkte zuhur ederse etsin dalalet ve küfür olduğuna bütün kalbiyle inanmalıdır.

 

Sonra bu binanın -Allah’a iman binası- direklerinin sağlamlaşması, kişinin kesin olarak kendisinin ve elindeki her şeyin ona döneceğine inanmadıkça mümkün değildir. Nefsindeki sevgi ve nefret ölçüsünü atıp bu ölçüyü Allah’ın sevgi ve gazabına tabi kılmadıkça mümkün değildir. Nefsinden kibir ve büyüklenmeyi atmadıkça mümkün değildir. Nazariyelerini, fikirlerini, görüşlerini ve arzularını Allah’ın kitabında indirdiği ilmin kalıbı çerçevesinde şekillendirmedikçe Allah’a iman binası sağlam temellere oturamaz. Allah’a itaattan yüz çeviren bütün bağlılıkları omuzundan atarak karşısına geçmedikçe ve Allah sevgisini kalbine yerleştirmedikçe, tazim ve saygı bekleyen her putu gönlünün derinliklerinden çıkarıp atmadıkça, sevgisini nefretini, dostluğunu, düşmanlığını savaş ve barış Allah’ın rızasına uygun şekilde yönlendirmedikçe, Allah’a iman binasının temelleri sağlamlaşmaz. Nefsi, Allah’ın razı olduğu şeye razı olup, Allah’ın istemediğini istemez hale gelmelidir. İşte Allah’a iman mertebesinin gerçeği ve gayesi budur. İman, kapsamında, kemalinde ve kuvvetinde, nakıs ve sınırlı olduğu sürece takva ve ihsan nasıl mümkün olacaktır? Sakal uzatmak, elbise şekillerine önem vermek yahut tesbih çekmek yahut da geceleri namaz kılmak bu boşluğu kapatır mı?

 

İmanın diğer şubelerini, peygamberlere, kitaplara, ahirete imanı buna kıyaslayabilirsin. Mesela; kişinin peygamberi, kendisinin kumandanı, yol gösterici mürşidi ve her şeyinde önderi kabul etmedikçe peygamberliğe imanı kemale ermiş sayılmaz. Peygamber ölçülerine ters düşen her türlü itaat, irşat ve yolları reddetmesi gerekir. Aynı şekilde, kişi eğer kalbinde Allah’ın kitabında indirdiği ölçü ve kaidelerin dışında bazı ilkelerin ve kaidelerin hayata hakim olduğuna inanıyorsa kitaba olan imanı nakıs demektir. Veya kişinin kalbi ve ruhu, dünyanın, Allah’ın indirdiklerine tabi olmamasına ve hayat nizamı olarak kabul etmemesine, üzüntü duymuyorsa o kişinin kitaba olan imanı eksik demektir. Ahirete iman konusunda da durum aynıdır. Kişi dünya hayatını ahiret hayatına tercih ediyorsa ahirete olan inancı eksik demektir. Kemale ermemiş demektir. Dünyevi değerlere karşılık uhrevi değerleri reddediyorsa ve dünya hayatında attığı her adımda ahiret hayatının mesuliyetini hissetmiyorsa o kişinin ahirete olan imanı kemale ermemiş demektir. Bu temel ve dayanakların eksik olduğu yerde, kapsamlı İslami hayatın binası nasıl kurulur? İnsanlar İslami ahlak köşkünün, bu temel ve esaslar bulunmaksızın kurulacağını zannettiklerinden dolayı bugün takva ve ihsan kapılarının arkasına kadar onlara açık olduğunu görürsün. Takva ve ihsanın en üst mertebelerinin kapıları dahi onlara hatta Allah’ın indirdiklerinin gayrısıyla hükmeden hakimlere dahi bu kapıların açıldığını görürsün! Gayri şer’i esaslarla dava takip eden avukatlara dahi, küfür düzeninin emri altında, insan hayatını yönlendiren işçilere, insan hayatını kafir esaslara ve dinsiz siyasete dayalı olarak kurmak için birbiriyle yarışan liderlere dahi bu kapılar arkasına kadar açılmıştır. Bütün şahıslar zahiri görünümlerini bazı kalıplara uydururlar ve kendilerini bazı nafile zikir ve virdlere alıştırırlarsa bütün bu şahıslar müttaki ve ihsan sahibi sayılırlar!!!

 

Biraz önce izah ettiğim iman esasları kökleşip kemale erdikten sonra yeryüzündeki layık yerine oturursa İslami ahlakın ikinci merdiveni olan İslam binasını o temellere oturtmak mümkündür. İslam imanın amel şeklinden zuhurundan başka birşey değildir. İmanın İslam ile alakası tohumun ağaç ile olan alakasına benzer. Ağaçta yetişen herşey, tohumda bulunan özelliklerdir. Hatta ağacı tahlil eden tohumunda bulunan ve bulunmayan şeyleri hemen tanırsın.

 

Toprağa tohum atmadan bir bitkinin yetişip dallanması veya verimli bir toprağa atılan tohumun bitmemesi aklından bile geçmez. İşte iman ile İslam arasındaki ilişki budur. İmanın bulunduğu yerde insanın fiili hayatında o imanın görünümü olan ahlak, muamele, insanlarla olan diğer ilişkilerin fiili olarak zuhuru kesindir. Eğer herhangi bir hususta gayri islami bir şey zuhur ederse o noktada ferdin imanı ya yoktur veya çok zayıftır. Eğer hayatı tamamen gayri islami bir şekilde sürüyorsa bilmen gerekir ki o kalb imandan sıyrılmıştır. Yahut iman semeresini veremeyecek kadar kuraktır verimsizdir.

 

Allah’ın bana kitab ve sünnet üzerinde takdir ettiği çalışmalarım neticesinde şuna kesin olarak inanıyorum ki: Bir kalpte bulunan imanın islam görünümüyle amellerde zuhur etmemesi imkansızdır.

 

Sizden bu noktada fakih ve kelam alimlerinin iman ve amel arasındaki ilişki tartışmalarından zihninizi arıtmanızı rica ediyorum. Bu mevzuyu doğrudan doğruya Kur’an’dan anlamanız mümkündür. Kur’an’dan anlaşılan o dur ki iman ve ameli olan islam birbirinden ayrı şeyler değillerdir. Allah Kur’an’ın birçok yerinde, itikaden inanmış, amelden müslüman olan kullarına vaadlerde bulunmuştur. Allah Kur’an’da münafıkları imanlarının azlığını delil olarak göstermiştir. Ancak müslümanlardan bir kişinin şeriat ve kanun hükmüyle tekfir edilip islam dairesinden çıkarılması bu noktayla ilgili değildir. Bu hususta çok ihtiyatlı ve temkinli davranmak lazımdır.

 

Şimdi ben burada fıkhi hükümler terettüp eden iman ve İslam’ı anlatacak değilim. Ben şu anda yarın Allah’ın huzurunda fayda veya zarar getirecek olan iman ve İslam’dan bahsediyorum. Uhrevi neticelerin terettüp ettiği iman ve İslam'ı anlatıyorum. Mücerret kanunu bir tarafa bırakıp gerçekçi bir gözle bakarsan hastalığı, kişinin, her şeyi Allah’a bırakması ve ona teslim oluşundaki kusurlarında görürsün. Nerede nefsinin rızası Allah’ın rızasından uzak ise, nerede dini bırakıp kendi işlerine koyulmuşsa ve nerede çaba ve gayretleri Allah yolunun dışında sarf ediliyorsa işte orada o kişinin imanı eksik ve zayıftır. Tabiiki normal olarak yerleşmemiş olan iman ve islam temellerine takva ve ihsanı bina edemez. Zahiri şeklini ve elbiselerini takva sahiplerine benzetmeye çalışıp işlerinde onların yolunu takip eder görünmeye ne kadar gayret ederse etsin, hakikat ruhundan uzak olan çekici, zahiri görünümler, çok güzel olan bir şahsın, süslü elbiseler içinde ruhsuz, yerde yatan naaşı gibidir. Yerde yatan cesedin elbisenin ve kendisinin güzelliğine aldanıp ona ümid bağlayan gerçekçi bir gözle bakar bakma hakikat ortaya çıkar ve hayal kırıklığına uğrayıp hüsrana düçar olursun.

İşte o zaman kesin olarak anlarsın ki çirkin ve kısa boylu fakat yaşayan ve kuvvetli olan bir adam, ölü olan yakışıklı ve güzel elbise giymiş birinden daha hayırlıdır.

 

Evet! Kendini çekici zahiri şekillere kaptırman çok kolaydır. Fakat bunu yapmakla gerçekler alemine hiçbir etkin söz konusu değildir. Yahut da Allah katında ashab-ı kehf'in köpeği kadar değerin olmaz. Yok eğer zahiri şekillere aldanmaz ve dini yüceltmede sana fayda verecek olan gerçek takva ve ihsanı murad edersen ve eğer ahirette hayır kefen ağır gelsin istersen, kesin olarak bilesin ki, iman tabakası sağlam, pekişmiş olmadıkça ve imanın görünümü olan islam -Allah’a fiilen bağlanmak ve itaat etmek- imanın yerleştiğine açıkça delalet etmedikçe yüksek olan takva ve ihsan tabakasını bina etmen asla mümkün değildir.

 

Tafsilata girmeden takvayı ve manasını anlamaya çalışınız, gayret ediniz. Takva nedir? Belli bir elbise, muayyen bir görünüş veya belli bir yaşama şekli midir?Hayır takva; Allah korkusu ve ona itaat duygusundan oluşan nefsin bir halinden ibarettir. Hayatın her bölümünde bir görünüm olarak ortaya çıkar. Gerçek takva, kişinin kalbinin Allah korkusuyla ve ona kulluk duygusuyla nurlanmış olmasıdır. Kıyamet gününde Rabbinin huzurunda duracağını çok iyi bilmesi ve kavramış olmasıdır. Ve kesinkes bu dünya hayatının imtihandan başka bir şey olmadığını ve Allah’ın kendisini belli bir zaman için dünyaya gönderdiğini çok iyi idrak etmesi ve daimi olan geleceğinin tek bir şeye inhisar ettiğini bilmesidir. O da dünyada imtihan için elinde bulunan kuvvet ve kabiliyetini nasıl istihdam edeceğidir?

 

Rabbani iradeye uygun olarak malik olduğu mal ve malzemeyi nasıl tasarruf edecek?Hayatının değişik noktalardan alakalı olduğu kimselerle muamelesi nasıl olacaktır? Bu duyguların kendisinde uyandığı her ferd kalbini uyandırmış, dini duygusu parıldamış ve arınmış demektir. Allah sevgisine uygun olmayan her şeyi kalbinden silip atmış ve kendisini hesaba çekebilmiş demektir. Nefsini hesaba çekip kendinde zuhur edecek rağbet ve meyillerin neler olduğunu, vaktini nasıl geçirdiğini gücünü ve kuvvetini nasıl kullandığını düşünür. Açıkca günah ve münker olan şeylerin yanısıra şüpheli şeylerden uzaklaşmaya başlar. Nefsindeki görev duygusu bütün emir ve vacibleri severek ve isteyerek yerine getirmeye icab eder. Allah korkusu onda büyük etki eder ve Allah’ın koyduğu hududa tecavüz eden nefsi hakkında korku duyunca sarsıntılar geçirir. Hukukullah ve kul haklarını muhafaza, artık adet haline gelir. Ve kalbi hakka ve doğruluğa muhalif olan her şeyi işlemekten korku duyar.

 

Bu keyfiyet insan hayatında belli bir şekilde ortaya çıkmaz veya sınırlı bir iş çerçevesinde görünmez. Aksine kişinin düşünce yapısına hakim olur. Hayatının bütün yönlerinde ortaya çıkar. Onun etkisi gereğince hanif bir siyret ve nezih bir ahlak ile yetişir. Değişik şekillerinin hepsinde belli bir tarzda sadece saflık ve temizlik bulunan bir nezih ahlak içinde yetişir.

 

Takvanın sadece bazı belli şekillere tabi olup devam ettirmek olduğunu kabul edenleri, sadece belli yollarla zahiri ve yapmacık bazı şekiller ve belli bir kalıp içinde kabul edenleri, takip ettikleri bu takva türünü muhafazada çok özen gösterdikleri, büyük gayretlerle yerine getirip nefislerinin razı olduğu bu takva türünü çok sıkı bir şekilde devam ettirdiklerini görürsün. Fakat aynı zamanda hayatlarının başka bir yönünde, takvayı bırakın, iman gereklerine muhalif olan düşünce, çalışma ve uğraşlarla dolu bir ahlak tarzı görünür. Bunlar, İsa (aleyhisselâm)'ın kendi özel lisanıyla buyurduğu gibidirler: “Ey sinek kadar küçük bir şeyden boğazı tıkanıp deveyi yutan yöneticiler!”[1]

 

Gerçek takva ile sun’i takva arasındaki farkı anlaman için sana bir misal vereyim:İki adam düşün. Bunların biri iç ve dış temizliğine son derece riayet ediyor. Bu hususta son derece zevk sahibi. Hangi türünden olursa olsun pislikten nefret ediyor. İç temizliğini de tercih ediyor. Ona her şeyiyle sahip olmasa da olmayı arzuluyor. Öteki ise temizlik şuurundan tamamen yoksun, ama elinde bir liste var. Sağdan soldan bazı pisliklerin ismini toplayıp bu listeye yazmış. Bu listede bulunan pisliklerden son derece kaçınıyor. Öte yandan herhangi bir şekilde bu listeye girmemiş olan bir yığın pisliğe, listedeki pisliklerden daha ağır daha kötü pisliğe bulaşmış. Bu adamla birincisi hiç bir olur mu?

 

Sana burada anlatmak istediğim fark sadece bu değil. O şahsı, şu anlatacaklarım yanında pırıl pırıl görürsün. Takva ve veraları ufukları kaplamış olan bazıları vardır ki, cüz’i meselelerde mübalağa ile onları muhafazaya çalışırlar. Uzunluğuyla konan belli ölçüden kısa oldu diye sakalı kısa olanları fasık kabul ederler. Eteği topuklarından aşağıya sarkan herkesi ateşe girecek diye tehdit ederler. Mezheblerinin fer’i meselelerinde ona uymayanları nerdeyse dinden çıkarırlar. Bir taraftan böyle yaparlar.

 

Öte yandan da dinin usulünü, büyük meselelerini ve temel ilkelerini yanlış göstermede son derece cömert davranırlar. Öyleki müslümanların hayatını şer’i ruhsatlar, siyasi menfaatlar üzerine bina ederler. Dinin ikamesi için çaba ve gayret sarf etmekten yüz çevirmelerine sayılamayacak kadar hileler icad ederler. Bütün gayretlerini ve mesailerini müslümanları küfrün, hakimiyeti ve düzenin emri altında “İslami Yaşayış” planı çizmeye verirler. Bunlar avam tabakasını böyle dar bir ortamda dini hayatlarını sürdürebileceklerine ikna etmiş liderlerdir. Gayri islami bir nizama hizmette mal ve canlarını verseler dahi mesuliyetleri olmaz ve bu ortamda dini bir hayat sürdürebilirler.

 

Onun ötesinde gerçekleştirmek için herhangi bir yolda cihada gerek yoktur. Bundan daha kötüsü ve üzücü, hatta ağlatıcı olanı ise bu şahıslara birisi cüret ederek dinin gereklerini ve hakikatını anlatmaya çalışıp dinin ikamesi için çalışmaya sevketmeyi denese o şahıslar yüzlerini asıp söylenenlere aldırmamakla kalmazlar, ellerinden gelen her şeyi kullanıp bu çalışmalara engel olmaya bizzat gayret ederler. Bu zatların yaptıklarının takvalarına bir zarar vermemesi çok garip değil midir? Dini bir mantık taşıyan birisi bunların takvasından şüphe etmez mi?

 

Gerçek ve suni takva arasındaki fark daha değişik şekillerde zuhur eder. Eğer gerçek takvanın özünü anladıysan bunları kolayca idrak edebilirsin.

 

Sakın olaki su-i zan sizi benim hadislerde varid olan edeb ve ahkamı küçük gördüğüm düşüncesine götürmesin. Hadislerde varid olan zahiri görünümle ilgili elbise, giyecek gibi adabı küçük görmekten ve alaya almaktan Allah’a sığınırım. Bu kabil tehlikeli görüşlere cesaret etmek veya bunların aklımıza gelmesinden Allah’a sığınırım. Benim anlatmak istediğim takvanın gerçeği ve cevheridir, elle tutulan görünenleri değildir. Kalbinde takva gerçeği yer etmiş olan herkes doğruluk boyasıyla boyanmış ve katıksız İslam hayatı yaşıyor demektir.

 

İslam bütün şümulüyle o ferdin fikirlerinde, duygularında, arzularında, şahsi zevkinde, vakitlerini taksimde, gücünü kullanmada yaşama programı ve mücadelesinde, kazancında, harcamasında ve hayatının diğer bütün yönlerinde yavaş yavaş tecelli eder. Ama işi tersine çevirir de zahiri görünümleri hakikat tercih eder, görünüşlere ehemmiyet verirseniz ve fıtri olmayan suni bir yola zahiri emir ve ahkam’a suni olarak yönelir ve gerçek takvanın yetişmesi için toprağa tohum atmaz ve onu sulamazsanız daha önce zikrettiğimiz sonuçlardan başkasını elde edemezsiniz. Birinci şekilde kişi sabır, vekar ve temkine muhtaçtır. Burada netice yavaş yavaş elde edilir ve semere bir müddet gecikir. Aynen toprağa atılan tohumdaki gibi tohum yavaş yavaş fidana dönüşür kemale erer ve semeresini ve çiçeğini bir gün veya iki günde vermez. Bir ağaç tohumu uzun seneler sonra bu kıvama gelir. Bu yüzden tabiatlarında acelecilik bulunanlar bu yoldan çabuk usanırlar. İkinci şekilde ise neticeyi kolayca çabucak önümüzde şekillenmiş görürsünüz. O da tıpkı ağaca benzer bir odunu toprağa sokar ve üzerine yaprak ve meyve zannını uyandıracak şeyler asarsınız.

 

Bu ikinci yolun bugün revaçta olduğunu ve her yerde bunun birinci yola tercih edildiğini görürsünüz. Fakat gerçek ağacın gerçekleştirdiği ümid ve arzuların onda birinin dahi bu suni ağaçlardan elde edilmeyeceği inkar edilemeyecek kesin bir hakikattır.

 

Şimdi de ihsan’ı ele alalım. Bildiğiniz gibi ihsan İslam tabakalarının en üstünü ve en yükseğidir. İhsan aslında kişinin Allah’a ve peygamberine olan gönül bağıyla İslam’da eriyip yok olmasıdır. Kökleşmiş bir sevgi, sadık bir vefa, kıymetli varlıkları feda etmektir. Takvanın temel düşüncesi Allah’tan korkmaktır. Bu takva kişiyi Allah’ın gazabından korunmaya teşvik eder. İhsandaki temel düşünce de kişinin taşıdığı Allah sevgisidir. Bu sevgi kişiyi onun rızasını istemeye teşvik eder. Takva ile ihsan arasındaki farkı anlamanız için herhangi bir hükümette çalışan memurları misal vermek istiyorum. Bu memurlardan bazıları kendilerine verilen görevleri itaat duygusu içinde kendilerini o işte tamamen vererek yerine getiriyorlar. Hükümetin koyduğu kanun ve ölçülere sadık kalıp aykırı bir davranış içine girmiyorlar. Hükümetin menfaatine halel getirecek ve hükümeti karşılarına alacak bir şey asla yapmıyorlar. Bunların karşısında ikinci bir tabaka var ki onlar da hükümete samimi, sadıkane ve vefakarca bağlanmış ve hükümete yardım ediyorlar. Kendilerine verilen görevleri eksiksiz yerine getiriyorlar. Hatta kafalarını çalıştırıp, gayretlerini sarf ederek çalışmak için yeni metodlar icad ederek hükümete menfaat sağlayacak ve onun adını yüceltecek işler yapıyorlar.

 

Bu duygu ve düşüncelerinin gereği olarak kendilerinden istenenlerin fevkinde çalışmalar yapıyorlar. Hükümeti tehdit eden bir şey gördüklerinde onu korumak için canlarını, mallarını feda ediyorlar. Kanunların çiğnendiğini gördükçe onun acısını kalblerinde hissediyorlar. Hükümet aleyhinde bir vefasızlık gördüklerinde bu onları rahatsız ediyor ve ellerindeki bütün imkanlarla bu isyan ateşini söndürmeye ve kökünden söküp atmaya gayret ediyorlar. Bunların en büyük emelleri devletlerinin heybetli ve azametli olması, başı dik ve dünya devletleri arasında sözü geçer hale gelmesidir. Yeryüzünde tabi oldukları devlet bayrağının dalgalanmadığı bir köşe kalmasın istemektedirler. İşte bunlar devletlerine karşı ihsan sahibi olan kimselerdir. Ötekiler ise devletlerine takva sahibi olanlardır. Elbette ki takva sahibi olanlar hükümete vefakar olan memurların listesine girecek ve dereceleri yükselecektir. Ancak ihsan sahipleri öyle yüksek dereceye haiz olacaklardır ki takva sahiplerinin başları onların ayaklarına ulaşamayacaktır. Ne takva sahiplerinin ne de başkalarının yetişemeyeceği bir makama sahip olacaklardır. Aynı şekilde takva ve ihsan sahiplerini İslam ölçüleri içinde kıyaslayabilirsiniz. Evet takva sahipleri kendilerine güvenilen ve itimat edilen kimselerdir ama islamın kuvveti ve cevherindeki canlılığı sadece ihsan sahibi olan muhsinlerde bulunur. İslamın bu alemde yapılmasını istediği şeyleri yalnız bu tabakadaki muhsinler yapacaktır. Yerine getirecektir.

 

İhsanın bu hakikatını anladıysanız Allah’ın dininin küfür önünde mağlup olduğunu ve artık kafirlerin işi ele aldığını ve Allah’ın kanunlarının çiğnenmekle kalmayıp küfür önünde yok olmaya yüz tuttuğunu, şeriatın ihlal edildiğini sadece fiilen değil kanunen de yasak olduğunu ve artık yeryüzünde Allah’ın dininin hastalandığını, insanlığın ahlakında ve medeniyetinde küfrün galebesiyle fesada uğradığını İslam ümmetinin de hala süratle ahlaki ve ameli bazı sapıklıklarla bozulduğunu görenlerin durumunu düşün. Bütün bunları zaman zaman görüp hissettiği halde hayatları bulanmaz, rahatsız olmazlar ve şu utandırıcı hayattan kurtulup kamil ve salih bir hayat kurmak için gayrete girmezler.

 

Tam tersine Allah’ın kendilerine verdiği zeka ve aklı müslümanları kafirlerin kendilerine galip geldiğine ve bir şey yapamayacaklarına ikna etmeye gayret ediyorlar. Bu insanlar ihsan sahiplerinden sayılabilirler? Allah’ın emirlerine karşı gösterdikleri bu vurdumduymazlıktan sonra ihsanın o üstün tabakasına, mertebesine nasıl çıkarlar?

 

Sadece geceleri ihya ettikleri, kuşluk namazı kıldıkları, zikir ve virdlerini yerine getirdikleri ve ömürlerini bunlara sarfettikleri Kur’an ve hadis dersi yaptıkları ve fıkhın fer’i meselelerine ve mühim olmayan sünnetlere ehemmiyet verdikleri hayatlarını sürdürürler. Taraftarlarını nefis terbiyesi ve tezkiyesi için kurduklarını söyledikleri zaviyelerde hadis, fıkıh ve tasavvufun bazı nüktelerini kapsayan dindarlığa alıştırmaya devam ederler. Halbuki yaptıkları bu şeyler dinin özünü ve ayakta kalmasını sağlayacak hiçbir şeyi kapsamamaktadır. Allah’tan başkasının hakimiyetine teslim olmamak ve hakkın kelimesini yüceltmek için canını malını feda etmek olan, dinin özünden uzak vaziyette hayatlarını sürdürürler.

 

Vefakar ile hain düşman arasındaki bu fark dünyanın bütün devlet ve milletlerinde gözlenmektedir. Mesela devletin herhangi bir yerinde bir taife devlete isyan etse yahut dışardan bir düşman hücüma kalkışsa düşmanların ve hainlerin idaresini hoş görenler yahut onlardan memnun olanlar, aşağılık ve zilletlerini açığa vuran bir anlaşma yaparlar. Yahut düşmanlarının kontrolu ve himayesi altında bir düzen oluştururlar. Devletin büyük işlerinin tamamı bu düşmanların elinde, devlet hazinesi onların emrinde olur. Bu zavallılar da basit bazı işleri üstlenirler. Dünyada ne bir devlet ne de bir millet bu tip insanları kendilerine sadık ve muhlis kimselerden saymazlar. Küçük meselelerinde kendi milliliklerini koruma hususunda çok şiddetli de davransalar milli kıyafetlerini üzerlerinden çıkarmasalar da hiç bir millet ve devlet düşmanlarına meyleden bu tipleri kendisine halis ve sadık fertler olarak kabul etmez. Şu hükmümüzü ikinci dünya harbinde Almanya’nın sultasından kurtulan devletler doğrulamaktadırlar. O kavimler şu anda harbte ülkelerini istila edince Almanlara yardım eli uzatanlara nasıl muamele ettiklerini gördünüz mü?Dinsiz batı devlet ve milletlerinde vefa ve samimiyeti ölçen, tek bir ölçü var o da kişinin düşmana karşı çıkması, o düşmanı yok etmek için bütün gücünü sarf etmesi ve vefasını göstermek için bu istilacı güçleri kovmasıdır. Öyleyse bilmemiz lazım ki Allah dost ve düşmanlarını insanlardan daha iyi bilir. Zannediyor musun ki Allah sakalın uzatılmasına, tesbihlere, vird ve ezkara, nafilelere ve benzeri işlere aldanır?

 

Efendiler! Şimdi sözlerimi bitirmeden size mühim bir şeyi açıklamak istiyorum. Bugün müslümanların bir çoğunun zihinlerine bazı yanlış ve dar nazariyeler sebebiyle furu ve zahiri şeylerin ehemmiyeti hakim olmuştur. Hatta ne kadar çalışırsanız çalışınız ne kadar gayret sarfederseniz ediniz hangi yola başvurursanız vurunuz, bu basit ve boş meselelerden onları dinin asıl temellerine, dindarlığın cevherine gerçek İslami ahlaka çeviremezsiniz. Sanki onlar bu gibi şeyleri teferruatı ve cüzi meseleleri dinin esası yapmışlar ve dinlerini bu temele bina etmişlerdir! Bu yaygın veba, cemaatımızın bir çok üyelerinde de görünmekte ve bu davaya inanan bir çokları bunun etkisinde az da olsa kalmaktadırlar. Başlangıçta dinin hakikatını ve bu gibi şeylerin önemini, neyin öne alınıp neyin sona bırakılacağını anlatmak için olanca gücümle sarfettim. Bir de bana gelen haberlere göre bazıları cemaatın ruhaniyet dedikleri şeyden mahrum olduğunu iddia ediyormuş. Ve kendileri bu kelimenin, kendilerine göre manasına uygun olarak toplumdan kopuyorlarmış. Sonra da kalkıp bu cemaatın gayesini kendilerine gaye ediniyorlar ve peşinden nefis terbiyesi ruhaniyet terbiyesi adı altında zaviyelere dönüyorlarmış.

 

Bu fikir ve görüşler bunca gayretlerimize rağmen dinin anlaşılması ve kavranması, müslümanlar nezdinde henüz açığa kavuşmamış olduğunu gösterir. İşte size biraz evvel “İman, İslam, Takva ve İhsan”ı anlattım. Eğer şu anlattıklarımda kitaba ve sünnete aykırı bir şey varsa beni doğruyu söyleyerek uyarınız. Şu söylediklerimi ben uydurmuyorum. Yok eğer şu anlattıklarımın hepsinin kitap ve sünnete uygun olduğunu itiraf ediyorsanız o zaman düşünün bakalım şu dinin gereklerinin bulunmadığı yerlerde ruhaniyet bulunabilir mi? Takva ve ihsan köklerinin pekişmediği yerde ruhaniyet bulunabilir mi? Amma dinin ilk emirlerinden zannettiğiniz fer’i meselelere gelince onların dindeki gerçek makamlarını açıklamak için biraz tafsilatlı malumat vereyim de omuzlarımdaki tebliğ mesuliyetinden kurtulayım.

 

Herşeyden önce düşünmeniz gerekir, Allah niçin Peygamberler göndermiştir?Dünyada ne eksikti ki Allah eksikleri gidermek için peygamber gönderdi?Hangi fesat vardı ki onu izale için peygamber gönderdi? Yani insanlar sakalsızdı da sakal bırakmalarını tebliğ etmek için mi peygamber gönderdi?Yoksa insanlar eteklerini yere sürüyorlardı da onları engellemek için mi gönderdi?Veyahut ta şu sizin çok ehemmiyet verdiğiniz sünnetleri kimse ihya etmiyordu da Peygamberler bunları teşvik için ve icra için mi gönderildiler? Yemin olsun ki bu meseleleri iyice düşünürseniz kalbleriniz size konuşarak şehadet edeceklerdir ki dünyanın fesat ve kötülükleri bu cinsten değildi! Peygamberler de bu gayeyle gönderilmemişti! Böyle değilse düşünün bakalım peygamberler dünyadaki hangi fesat ve kötülükleri izale için gönderilmişlerdir? Peygamberlerin insan hayatını süslemek ve gereklerini yerine getirmek için davet ettiği hasenat nelerdir?

 

Söyleyebilir misiniz ve cevap verebilir misiniz ki yeryüzünde yaygın olup peygamberlerin kökünü kazımak için geldiği münkerat gerçek münkerler insanların Allah’a kulluklarını bırakıp beşeri kanun ve usullere tabi olup Allah huzurunda mesuliyet duygusundan uzak olduklarından başka bir şeydir. Ahlak fesada uğramış ve kulların hayatında hatalı usuller rayiç hale gelmiş ve fesat yeryüzünü doğusundan batısına kadar sarmıştı. Peygamberlerin gönderilmesinden maksat, insanlarda Allah’a kulluk ve bağlılık duygusunun, kıyamet günü Allah huzurundaki mesuliyet hissinin uyandırılmasıdır. Üstün ahlak’ın terakkisi, hayır ve salahın gelişip şer fesadın bayrağının indiği erkan ve usulleri ihtiva eden insani hayat nizamının kurulmasıdır. İşte peygamberlerin gönderilmesindeki asıl maksat budur. Ve bu maksada davet için gönderilmişlerdir. Sonuncuları olarak onların ve beşeriyetin efendisi olan Muhammed b. Abdullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmiştir.

 

Sonra Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in bu gayeye ulaşmak için gözettiği sıraya bir bakınız. Her şeyden önce insanları imana davet etmiştir. İmanı onların kalbine temellerin en genişi üzerine iyice yerleştirmiş ve sağlamlaştırmıştır. Sonra bu iman edenlere dinin talim ve terbiyesini yavaş yavaş sindire sindire gereklerini yerine getirerek öğretmiştir. Onları fiili itaat olan İslam ve ahlaki temizlik olan takva ve Allah’ı sevmek ve sadece ona bağlanmak olan ihsan üzerine yetiştirmiştir. Sonra da bu düzenli muhlis mü’minlere cahiliyyetin fasit nizamını yıkma çalışmalarına başlamıştır. Yıkıp yerine salih nizamı kurma çalışmalarına başlamıştır. Bütün bunları Allah’ın ilahi kanunundan iktibas edilen medeni ahlak kaidelerine dayanarak yapmıştır.

 

Sonra bu iman edenler her yönleriyle -kalbleriyle, zihinleriyle, canlarıyla, ahlaklarıyla, düşünce ve amelleriyle- onun davetine icabet edenler hakiki manada müslüman, müttaki ve muhsin (ihsan sahibi) olmuşlardır. Allah’ın vefakar kullarının dönmesi gereken o amellere dönmüşlerdir. Bütün bunlardan sonra Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları mutteki ve muhsin kimseleri süsleyen, yemek, giymek, oturmak kalkmak gibi adabı öğretmiştir. Bu madenleri önce pisliklerden arındırmış sonra da dinar olarak basmıştır. Savaşçıları eğitmiş, sonra onlara savaş kıyafeti giydirmiştir. Kur’an ve sünneti inceleyenlerin gördüğü ve bileceği gibi işte Allah’ın razı olduğu doğru sıralama budur.Sünnete tabi olmak rabbani hidayet altında Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in seçtiği çalışma programını kişinin seçmesinden ibaret ise ve üzerine düşen mesuliyetten kurtulmaktan ibaret ise, sünnet müttakilerin elbiselerini giymekten başka birşey değildir. Onların suni olan zahiri kalıbına tabi olup avam arasında rağbet bulan amellerinde onlara benzemeye çalışmaktan başka birşey çıkmaz ortaya.

 

Mü’min, müslim, mütteki ve muhsinlerin ahlakıyla ahlaklanmaksızın onların hakiki sıfatlarını almaksızın onlara benzemekten başka birşey olmaz. Eğer sünnet bundan ibaretse bakır ve kurşun madenine dinar baskısı yapılarak sahte parayı pazara sürmek gibi bir şey ortaya çıkar. Veya insanları, eğitmeksizin asker elbisesi giydirip harp meydanına sevketmeye benzer. İşte bu hilelerden dolayı dinarlarınız pazarlarda geçerli değildir. Sahte askerleriniz size harp meydanlarından zaferler getirmiyorlar. Allah nezdinde neyin daha yüksek makamı haiz olduğunu biliyor musunuz?

 

Farzedin ki Allah’a inanmış, tam bir mesuliyet duygusu taşıyan, Allah’ın kanunlarını son derece titizlikle koruyan, Allah’a bağlılık görevlerini tamamıyla yerine getiren ve bu uğurda samimi olup her türlü fedakarlığa katlanan bir adamınız olsun. Bu adamınız bütün bu özelliklerinin yanısıra dış elbisesi güzel olmasa, bazı adab kurallarını bilmese bu adamın Allah nezdinde en düşük mertebesi vefakar ve salih bir hizmetçi olmaktır. Adabının eksik olması onun bazı yüksek mertebelere çıkmasını engelleyebilir. Ama onun elbisesinin güzel olmaması yüzünden Allah bu ihlas ve bağlılığına rağmen onu ateşe atar diyebilir misiniz? Ona ecir vermez diyebilir misiniz?Sadece dış görünüşü güzel değil diye -haşa- Allah ona ecir vermeyecek diyebilir misiniz? Yine farzedelim ki sizin başka bir adamınız var. Ama bu adam dış kıyafetine son derece itina ediyor ve şer’i adaba o derecede riayet ediyor fakat Allah’a olan bağlılığı eksik, ona tabi olma duygusu noksan, iman hususunda hisleri zayıf. Allah bu dış güzelliğine önem vermeyen bu adama ne takdir eder dersiniz? Bu, büyük kanun kitaplarının karıştırılması gereken bir mesele değildir. Bilakis aklı selimi olan her insan bunu bilebilir. Hatta insanlardan biraz akıl sahibi olanlar biraz düşünebilenler bu adamın hiçbir takdir ve tazime layık olmadığını kolaylıkla anlarlar.

 

Bakınız işte batı hükümetleri önünüzde canlı misal olarak durmaktadır. Onlara göre yüksek derece ve makama neyin layık olduğunu biliyor musunuz? Bir subay, düşünüp taşınıp gecesini gündüzüne katarak, bütün gücünü kullanıp, devletinin adını yüceltmek için çalışır ve bu hususta hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz ve iş ciddiyete binince canıyla ve malıyla meseleye sarılırsa onun makamını yükseltmekte ve ona hürmette kusur etmiyor ve aşırı derecede ona ehemmiyet veriyorlar. İsterse bu subay kalabalıkta ve edebsizlikte haddini aşmış olsun. Günlerce yüzünü tıraş etmemiş, perişan elbiseler giymiş, yemek ve içmek kurallarını bilmeyen ve danstan hiç anlamayan biri de olsa ona hürmette mübalağa gösterir ve makamını yükseltirler. Bunun tersi bir subay görseler, boyunda, giyiminde, kuşamında, adab kaidelerine, riayetine, toplumda geçerli kurallara uyma hususunda tam örnek biri olsa, ama devleti uğrunda fedakarlık ve devletine olan bağlılık eksik olsa, kendini ve kişisel menfaatlarını milli duygulara tercih etse, ciddiyet anında menfaatını düşünüp milli duyguları bir yana atsa, bu adam saygı duymayı ve makamını yükseltmeyi bırakın, divanı harbe vermekten hiç çekinmezler.

 

Aklı ermez dünya adamlarının hali bu iken bir zerrenin kendisine gizli kalamayacağı yüce Allah ne yapar zannediyorsunuz? Altın ile bakırı eşit tutar mı? Bakıra basılmış dinar kalıbına aldanır mı? Veya altına geçersiz para damgası basılsa onu anlamaz mı?

 

Biraz önce anlattıklarım üzerine benim zahiri güzellikleri inkar edip hakkında hadisler varid olan ahkam ve emirleri hafife aldığımı zannetmeyin. Bu emir ve ahkam zahiri hayatı ıslah etmek ve güzelleştirmek için varid olmuştur. Asla inkar edilemez ve hafife alınamaz. Benim söylediğim ve inandığım şu ki; Müslüman kulun, Allah ve peygamberinin emrettiği her şeye bağlanması tabi olması gereklidir. Yine inanıyorum ki din; ferdin dışını güzelleştirmesinden istediği gibi içini de güzelleştirmeyi ister. Fakat benim özellikle burada zihinlerinize yerleştirmek istediğim şey kulun iç dünyasının düzeltilmesinden daha önemli ve daha acildir. Dışınızı hakikat kalıbına sokmadan önce, içinizi hakikat cevheriyle aydınlatınız. Allah nezdinde takdire layık olan sıfat ve hasletleri elde etmek için bütün gücünüzü kullanınız ve düşününüz. Peygamberlerin teşvik ve terbiyesi için gönderildiği bu hasletlere sahip olmaya çalışınız. Zahiri süse gelince; insanın içindeki bu hasletlerin kendiliğinden dış güzelliğini getireceğine zerre kadar şüphem yok. Bu hasletlerde bazıları eksik kalsa da diğer mertebe ve merhaleleri tamamlarken onları da tamamlamak mümkündür.

 

Beyler! Dostlarım!

Bütün tafsilatıyla bir hakkı size anlatmak için huzurlarınızda bu uzun konuşmayı yaptım. Kıyamet günü Allah’ın huzurunda böylece görevimi yapmış olarak mesuliyetten kurtulmak istiyorum. Çünkü dünya hayatının değeri yok. Kişi yarın ne kazanacağını bilmez. İnsan nerede öleceğini de bilemez. Ben tebliğ ederek mesuliyetten kurtulmayı bir görev biliyorum. Eğer açıklamamı istediğiniz bir nokta varsa sorunuz.

 

Eğer hakka muhalefet edecek bir şey sudur ettiyse beni uyarınız ve o şeyi reddediniz. Eğer hakkı söylediysem Allah’ın meleklerin ve bütün insanların huzurunda buna şehadet ediniz.

 

Netice olarak Allah’tan bizi hayır üzere bir araya getirmesini, dinini doğru olarak anlamaya bizi muvaffak kılıp, o anlayış üzere bizi sabit kılmasını ve istediği her şeyi yerine getirmemiz için bizi o yöne çevirmesini, bu doğru anlayış gereklerine uygun olarak görevlerinizi eda etmemize yönelmesi için dua ediyorum.

 

Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona tabi olmak nasib eyle. Batılı da batıl olarak göster ve ondan kaçınmamızı nasib eyle.

 

Bugün birisi kalkıp yeryüzünü temizlemek istese ve fesat yerine güveni, ahlaksızlık yerine güzel ahlakı, kötülüklerin yerine iyilikleri getirmek istese, insanları iyiliğe davet edip öğüt vermesi ve Allah’tan korkmalarını tavsiye etmesi ona yeterli olmayacaktır.

 

Aksine gücü yettiği oranda salih insanları bir araya getirip onları dayanışma içinde bir kuvvet haline sokacak, dünyadaki medeniyet konvoyunu idare edenlerin elinden idareyi alabilecek ve yeryüzünde arzulanan liderlik için gerekli inkılabı yapabilecek kıvama getirmesi şarttır.

 


[1] İncil, bab 23/34.

 

 

Ebu'l Ala El-Mevdudi
DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ

 

 

 


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 516
Toplam 227654
En Çok 1094
Ortalama 289