TEVEKKÜL SAĞLAM İMANLA BAŞLAR

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

24-03-2020

TEVEKKÜL SAĞLAM İMANLA BAŞLAR
 

İslâm öğretisinin temel karakteristiği, ruhsal hayat ile pratik hayat arasında bir aykırılık ve çatışma kabul etmemesidir. İslâm insan hayatının bütününü düzenlerken, kimi ideolojiler gibi onun sadece ruhsal yönünü düşünüp, birtakım sözlerle onun ruhsal yatışmasını sağlamayı amaçlamaz. O, insana ilişkin hayatın bütün alanlarını kapsamayı hedef alır.

 

O, insanın kişisel ve ruhsal hayatına yön vermeyi amaçladığı kadar, onun sosyal hayatını da düzenlemeyi amaçlar. Bunu da insan için en ideal düzende sunar. Çünkü İslâm tüm kainatın yaratıcısı olan Allah'ın koyduğu kurallar bütünüdür. O'nun hükümranlığı altındaki tüm kainatta yürüklükte olan kanunlar gibi, insan hayatına ilişkin olarak koyduğu kanunlar da dünyadaki en ideal düzeni ve barışı asağlayan kanunlardır.

 

İslâmî hayat biçimi işte böylece, insanın evrendeki konumu dikkate alınarak, onun evrerini tüm varlıklarıyla düzenli ilişkileri üzerine oturtulmuş kendine özgü bir sistemdir. İnsan hayatının tüm yönlerini ilgilendiren böyle bir sistem de şüphesiz, insana ilişkin tüm alanlarda çeşitli yasalar koymak durumunda olacaktır. Ruhsal alanlar, sosyal, politik ve ekonomik konular… bütün bunlar hakkında uygulanacak birtakım yasalar gerekir. İşte İslâmî yaşama biçimi de bu alanların tümüne ilişkin tertemiz, açık-seçik birtakım esasları içermektedir.

 

Bu prensipler, takdir edilir ve anlaşılır ki ilk ve temel prensiplerdir. Yoksa bunların herbiri kendi içinde geniş incelemeler gerektiren esaslar görünümüdedir. Bunlara kısaca değinecek olursak;

 

 1) Kainatın yaratıcısı, sahibi ve hakimi olan Allah, insanı yarattı ve O’na öğrenme, konuşma, anlama ve ayırtetme yeteneği verdi. Doğruyu ve yanlışı seçme serbestisi, irade özgürlüğü ve istediği gibi hareket edebilme yeteneği bahşetti.

 

Allah insana, çevresindeki varlıkları elde etme ve onları kullanma yetkisi verdi. Özetle söylemek gerekirse, dünyada dilediği hayat tarzını seçme özgürlüğüne sahip kıldı. Fakat bunlar karşısında, insanın asıl görevinin yeryüzünde kendisine halife olmak olduğunu belirterek, indirdiği esaslar doğrultusunda hayat sürmesi gerektiğini kendisine vahyetti.

 

2) İnsanı kendisine yeryüzünde halife tayin eden Allah, ona bu görevi yüklemeden önce kendisine şu ikazda bulundu:

 

"Sizin ve tüm evrenin sahibi ve hakimi benim! Bu nedenle bana itaat edip, bana ibadet edecek ve yalnızca bana kulluk yapacaksınız! Benden başkasına kesinlikle boyun eğmeyeceksiniz! Benim mülküm içinde başınıza buyruk biçimde yaşayamazsınız. Başka birine boyun eğmek, tapmak ve tabi olmak selahiyetiniz yoktur. Bu dünyaya, belirli bir süre ile, belirli bir güç ve yetki ile imtihan için gönderildiniz. Bu hayattan sonra yine bana döneceksiniz! Sonra ben sizin dünyadaki eylemlerini yargılayıp, bu sınavda muvaffak olup olmadığınıza dair karar vereceğim! Bu nedenledir ki en doğru yol, sizin gönül rısazıyla yalnızca beni hakim kabul edip, yalnızca bana ibadet etmeniz ve dünyayı da yalnızca bir imtihan yeri olarak düşünmenizdir. Bu da, size vahiy yoluyla ve elçiler aracılığıyla bildirdiğim hayat biçimini uygulamanızla mümkündür. Dünya hayatındaki amacınız, işte bu sınavı başarıyla vermek ve yasalarına uymak olmalıdır! Bu sebeple indirdiğim dine uygun düşmeyen her türlü eylem ve hayat tarzı batıldır.

 

Eğer siz, indirdiğim yaşama biçimine uygun bir şekilde hayat sürecek olursanız -ki bunun için gereken özgürlüğe sahipsiniz- o zaman hem dünyada barış ve mutluluk dolu bir hayat sürmüş, hem de ebedi mutluluk yeri olan Cennet'e kavuşmuş olursunuz. Böyle yapmayıp da dünyada başka bir yaşama biçimi tayin ederek ona uyacak olursanız -ki bunu seçmekte de özgürsünüz- hem bu dünyada barış ve sükun bulamazsınız, hem de öbür dünyada ebedi hüzün ve keder yeri olan Cehennem'e atılmı olursunuz!.."

 

3) İşte böyle bir ikazdan sora Kainatın yaratıcısı Allah ilk insanlar olan Adem ve Havva'yı yeryüzüne gönderdi. Onlara evrensel barışı sağlayacak ve insanlar arasında düzen ve mutluluk kuracak olan vahyi ve şeriatı verdi. Böylece insanın yeryüzündeki ilk hayatı karanlıklar ve bilgisizlik içinde başlamamış, bu ilk insanlara, yeryüzünde kendisine uyacakları bir yol, takip edecekleri bir ışık verilmiş oldu.

 

İşte ilk insanlara ulaştırılmış olan vahiy, onlara doğru yolu gösterdi ve bu ilahi bilgi sayesinde insanların birtakım karanlık yollara sapması önlenmek istendi. Bu, evreni yaratan ve ona ilişkin yasaları belirleyen yüce Allah'ın evrenin bir parçası olan insana ilişkin koyduğu yasalardı. İnsan onlara uymakla hem evren içinde en iyi hayat tarzına kavuşmuş olacak, hem de kendi hayatına ilişkin bütün alanları en iyi biçimde düzenlemiş olacaktı. İşte Allah'a teslim olmak anlamına gelen İslam bu idi. Bu, insanın ve evrenin yaratıcısı olan Allah'ın, hayat için koyduğu kurallar bütünüydü.

 

İlk insan olan Adem'in tabi olduğu din işte bu idi. Onlar, tüm hayatları boyunca bu dini uygulamışlar, çocuklarına ve torunlarına da aynı yolu açıklamışlar, müslüman olarak yaşamaları hususunda öğütte bulunmuşlardı.

 

Fakat sonraki asırlarda bir kısım insanlar, bu hak yolu terkedip, farklı yolları tutmaya, batıl yollarda yürümeye başladılar. Böylece putperestlik ve çok tanrılı inançlar (politeizm) ortaya çıktı. Çeşitli mit ve efsaneleri, düşünceleri ve felsefeleri yüce Allah'ın dini yerine ikame etmeye çalışarak yeni birtakım dinler ve kültler icat ettiler. Allahu Teâlâ tarafından kendilerine verilmiş bulunan sosyal, hukuki ve ruhsal prensipleri ihtiva eden Allah'ın kanunları demek olan şeriat'ı terkettiler ve insanlığa barış ve mutluluk getirecek olan bu esasları uygulamayı bıraktılar.

 

4) Doğru yoldan sapmış olmalarına ve Allah'ın dinini terketmiş bulunmalarına rağmen Allahu Teâlâ, insanları doğru yola gitmeleri için zorlamadı. Çünkü onların dünya hayatında hak veya batıldan birini tercih etme serbestîleri vardı. Kendine karşı isyan edip başkaldıran bu insanları yok etmeyi de irade buyurmadı. Çünkü bu durum, insanın ömrü içindeki dileme özgürlüğüne ters düşecek ve dünyanın bir imtihan yeri olma vasfını ortadan kaldıracaktı.

 

Buna karşın Allahu Teâlâ, insanların iyiliği için, doğru ve yanlış yolu ona bildirmeyi diledi ve bu amaç için de elçiler yolladı. Doğru yolu gösteren peygamberler göndermiş olmasına rağmen Allah, insanı yine hak ve batıl yolu seçmek konusunda özgür bıraktı. İnsanlar arasından seçip yine insanlara gönderdiği bu elçilerle, hak yolun bilgisini ve doğru hayat nizamını insanlara bildirdi. Bu elçiler (peygamberler) doğru yoldan ayrılmış olan insanları doğru yola çağırmak görevini üstlendiler.

 

5) Yeryüzünde çeşitli yörelerde bütün uluslar ve toplumlar arasından çıkan binlerce rasul, insanlık tarihi boyunca hep aynı görevi sürdürdü. Hepsi de Allah'a imana dayalı Tevhid dinini insanlara tebliğ ettiler. İnsanların hayatını değiştirmeye ve ahirete hesep vermeye dayalı bu tevhid dinini binlerce yıl boyu açıklayıp durdular. Bu peygamberlerin tebliğ ettiği yaşama biçimi, ilk insanlara tebliğ edilen hayat tarzından farklı değildi. Bu elçilerin tümü, dünyaya gelen ilk insanın hayatından itibaren tanzim edilen hayat yolunu açıklayıp durdular. Dolayısıyla bu hidayet yolu, bu yaşama biçimi tarih boyunca esasta bir farklılık göstermemişti. Aynı prensipleri telkin eden bu elçiler, insanları bir tek ümmet haline gelmeye davet ettiler.

 

Bu daveti kabul eden insanlar, ilahi tebliğin çağrısına uyup, Allah'ın dini olan İslâm'ı kabul ettiler ve bir ümmet oldular. Bu toplumun gereklerini yapmak için Allah'ın yasaları doğrultusunda çabaladılar.

 

Fakat bu çağrıya rağmen, insanların büyük bir kesimi, bu peygamberlerin davetini kabul etmeye yanaşmadı. Hatta daveti kabul eden toplumlar dahi kendilerini hakka davet eden peygamberler, aralarından göçtükten sonra Allah'ın dinini tekrar bozmaya, değiştirmeye başladılar. O kadar ki bunlardan bir kısmı hidayet yolunu tamamen yitirdiler. Bir kısmı da Allah'ın nizamını değiştirerek hurafeler karıştırdılar ve dinin saflığını bozdular.

 

6) Sonunda Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Arabistan Yarımadası'nda, peygamberlerin sonuncusu olarak, önceki peygamberlerin tebliğ ettiği hak nizamı insanlara tebliğ etmek üzere gönderildi. Hz. Peygamber bu daveti, önceki peygamberlerin tebliğ ettiğ saf dini bozanlar (Hristiyan ve Yahudiler) da dahil olmak üzere tüm insanlığa Allah'ın dinini tebliğ etti. İnsanları hakka çağırdı ve onların doğru yolu takip etmelerini istedi.

 

İslâm'ın öğretisini insanlığa sunarak, beşeriyyeti Allah'ın dini ve bu dinin gereklerine uygun olarak yeniden teşkilatlandırdı. Böylece Allah'ın dini, yeryüzünde orijinal biçimiyle yeniden tesis edilmiş oluyordu. Müslümanlar yeniden ümmet haline gelmişler ve Allah'ın kelimesini yeryüzüne yaymak konusunda tekrar İslâm öğretisiyle örgütlenmişlerdi. Kur’ân-ı Kerîm de bu ilahi davet yolunu ve bu yolun esaslarını açıklayan ve Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e indirilmiş bulunan Allah'ın yüce kitabıdır.

 

Herşeyden önce dikkat etmeliyiz ki, insanın hayatta sahip olduğu herşeyin gerçek sahibi Allah'tır. Bunlara sahip olma hakkı ve insanın sahip olduğunu iddia edip kullandığı herşeyin yegane yaratıcısı da yine Allah'tır. Evet, insan düşündüğünde, yeryüzünde hiçbir şeyin gerçekten sahibi olmadığını anlayacak ve görecektir. Bununla birlikte insan, Allah'ın kullanma yetkisini verdiği bir irade ve seçme özgürlüğüne sahiptir, o kadar.

 

Elbette ki kuldaki bu özgürlük, insanın kendi hayatına ve mallarına mutlak sahiplik değildir. Allah'ın takdir ettiği süre içinde bunları hukuk dairesinde kullanma selahiyetidir. Onlar, Allah'ındır. Kul ise knedisine verilmiş olan bu varlık ve yetenekleri herhangi bir zorlama ve cebir olmaksızın, iyiye ya da kötüye kullanma selahiyetine sahiptir. Bu da insana, hayatı ve sahip olduğu şeyler hakkında, bunların gerçek sahibinin Allah olduğunu itiraf etmesi ya da etmemesi özgürlüğünün tanındığını ifade eder. Şu ayet-i kerîmede Allah, bu hususu açığa kavuşturmakta ve kulların imanını cennet karşılığı satın aldığını beyan buyurmaktadır:

 

"Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, İncil ve Kur’ân'da söz verilmiş bir hak olarak- cennet karşılığı satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alışverişe sevinin, bu büyük bir başarıdır." (Tevbe, 111)

 

Ayette geçen alış-veriş, bu özgürlüğü gönüllü olarak, Allah'ın iradesine bırakmak, O'nun yasaları doğrultusunda hareket etmek anlamını ihtiva eder. Bir başka ifadeyle, insan, kendine verilen nimetlere ve özgürlüğe karşılık, herşeyin gerçek maliki olarak Allah'ı görüyor ve hayatını bu yüce yaratıcının dini doğrultusunda yönlendirmek istiyorsa, bu yüce yaratıcının dini doğrultusunda yönlendirmek istiyorsa, bu alışverişte muvaffak olmuş demektir. Yoksa Malikü-l Mülk olan Allah'ın hükümranlığını inkar edip, sahip oldukları üzerinde emanetçi olduğunu reddederek gerçek malikmiş gibi davranırsa, bu sınavı kaybetmiş olmaktadır.

 

Bu bakımdan, Allah katında bu antlaşmanın şartları şunlardır:

"Eğer siz, herhangi bir baskı altında kalmadan, gönüllü olarak, hayatınızın, sahip olduklarınızın ve dünyadaki herşeyin gerçek sahibinin ben olduğumu ve insanların da ancak yeryüzünde onları kullanan birer emanetçi olduklarını idrak edip hayatınızı da koyduğum kurallar çerçevesinde tanzime karar verirseniz, size bunun karşılığında ahiret yurdunda cennetler vereceğim."

 

Allah ile bu şekilde pazarlık yapan kişi, "mü'min"dir. Dolayısıyla da "iman", aslında böyle bir alış-verişin adıdır. Öte yandan, bu pazarlığı yapmayı reddeden veya böyle bir pazarlık yaptıktan sonra sanki böyle bir taahhüde girmemiş gibi davranan kişi ise "kafir"dir ve "küfr" kelimesi de böyle bir pazarlığı reddetmek anlamını içerir.

 

İşte yapılan bu pazarlığın gerçek anlamı budur. Şimdi bu antlaşmanın muhtevasını görelim.

 

1) Allah, insanla bu sözleşmeyi yapmakla, insana birtakım yükümlülükler vermiştir:

 

a- Bunlardan birincisi, insan kendisine verilen bu seçme özgürlüğüne rağmen acaba herşeyde gerçek malik olarak Allah'ı tanımakta mıdır? O’nu evrenin ve kendisiyle ilgili herşeyin yaratıcısı olarak tanıyor mu? Yoksa, Allah'ın bu malikiyet sıfatını reddedip, yeryüzünde kendisine emanet olarak verilmiş şeylerde sahiplik, mutlak maliklik iddiasında mıdır?

 

b- İnsan, bu aşamadan sonra Allah'a tam olarak güvenmekte midir? Kendi cüz'i iradesini Allah'ın iradesine teslim etmekte midir, yoksa etmiyor mu?

 

Acaba öteki dünyada vaad edilen cennetlere karşılık, sahibi bulunduğu şeyleri O'nun yolunda her an feda etmeye hazır mıdır? Yoksa bunları feda edebilme şuuruna henüz sahip olmamış mıdır? Allah'ın vaad ettiği şeyler karşısında ellerindekini bırakabilecek iman seviyesine sahip midir?

 

2) İşte bu husus, İslâm hukukunun prensipleri dairesinde, Allah'ın insanın "iman"ının yargılaması için kesin bir kriter olmaktadır.

 

İmanın dindeki anlamı aslında kişinin imanın söz ile ikrar etmesi esasına dayanır. Böylece şehadet kelimesi getiren kişi de "mü'min" telakki edilir. Bu kişinin bu ikrarının sahte olduğunu gösteren kesin ve açık bir delil olmadıkça bu kişinin "kafir"olduğunu söylemeye ve bu kişiyi İslâm toplumu dışına atmaya kimsenin hak ve selahiyeti yoktur. Fakat Allah katında durum böyle değildir. Allah katında "mü'min" Allah'a imanı diliyle ve yürekten ikrar ettiği gibi, kendi hayatını da O'nun indirdiği esaslar dairesinde tanzim eder. Yani bir insan, iman esaslarını ikrar edip, tayin edilen farzları yerine getirebilir.

 

Fakat hala cesedinin, ruhunun, kalbinin, beyninin, mülkiyetinin, servetinin maliki olarak kendini görür ve bunları kullanma hakkını da yalnızca kendinde olduğunu iddia ederse, bu kişi, insanlar arasında "mü'min" olarak görünse bile Allah katında "kafir" olarak kalacaktır. Çünkü böyle bir insan, Allah'la, Kur’ân'a göre, imanın özü olan söz konusu alış-verişi yapmamış sayılmaktadır.

 

Bu demektir ki, canını ve malını Allah'ın istediği yolda harcamayan veya O'nun razı olmadığı biçimde harcayan kimse, diliyle ikrar ederek "mü'min" olduğunu söylemiş olsa bile, gerçekte sahip olduğu şeyleri Allah'a satmamış bulunduğu, daha doğrusu böyle bir pazarlık yapmış olsa bile bunların sahibi olarak hala kendisini gördüğü için mü'min sayılmayacaktır.

 

3) Bu anlayış tarzı, İslâmî yaşama biçimi ile, küfrî hayat tarzı arasında kesin bir sınır koyar. Müslüman, yürekten Allah'a inanan, varlığını Allah'ın iradesine teslim eden ve yaşantısında da Allah'ın kanunlarına aykırı davranmayan kişidir. Unuttuğu şeylerde ise Allah'ın affı söz konusudur.

 

Yine bir müslüman toplum da tıpkı kişiler gibi, politik, kültürel, ekonomik, sosyal ve uluslararası planlarda Allah'ın kanunlarına ters düşen bir tavır takınıp, kendilerini kanun koyucu telakki edemezler. Eğer böyle yaparlarsa, müslüman kalmaları mümkün değildir. Eğer unutkanlıkla böyle bir yola girmişlerse, hemen kendilerine gelip doğru yolu tutmak durumundadırlar.

 

Eğer bir kişi Allah'a karşı, O'na isyankâr bir tutum takınırsa ve kendi istekleri, hevesleri doğrultusunda kararları alıp bunları kendi hayatında veya başkalarının hayatında uygulamak isterse veya uygularsa, böyle kimsenin, müslüman ya da kafir olup olmadığına bakılmaksızın, kafir olduğuna hükmedilir.

 

4) İnsanın kendi varlığını yoluna teslim etmesi gereken irade, Allah'ın yüce iradesidir. Yoksa insanın kendine ilah olarak uydurduğu sahte tanrıların iradesi değil! Böyle bir durumda kişi, Allah'ın iradesine değil, yeni kendi iradesine tabi olmaktadır ki maksad bu değildir. Sadece Allah'ın kitabı ve Rasulü aracılığıyla bildirdiği yasalara (sünnet) uygun tutum içinde olan kişiler, bu sözleşmenin şartlarını yerine getirmiş olurlar.

 

Sözleşmenin açıklanmasından, Allah'ın kanunlarının gereğinin yerine getirilmesinden ve bunu yapanın ya da yapmayanların belirlenmesinden sonradır ki ahirette yapılacak yargılamanın gerçek anlamı ortaya çıkmaktadır.

 

Cennet ise, kişinin canını ve malını sadece Allah'a satmasının bir karşılığı olmayıp, bunların tasarruflarının ve sürekli kullanılmalarının da Allah'a ait olması anlamını içerir. Yani kişi, hayattaki bütün tasarruflarını Allah adına yapacak, sadece O'nun rızası doğrultusunda kullanacaktır.

 

Bu sözleşme, ancak sözleşmenin taraflarından birinin yani insanın hayatı son bulduktan ve tüm hayatın da sözleşmenin şartlarına uygun olarak geçirdiğini ispat ettikten sonra ikmal edilmiş, yerine getirilmiş olacaktır. Yapılan bu sözleşmenin şartlarına uygun hayat geçiren kişi de elbette Allah'ın vaat ettiği mükâfata hak kazanacaktır.

 

Ayrıca bu konuda bir başka hususu da açıklığa kavuşturmak yerinde olacaktır. İman konusunda dünyadaki sınavını kaybeden kişi, bunu kasten, cehaleti yüzünden, samimiyetsizliğinden, münafıklığından… hangi sebepten olursa olsun yalnızca Allah'ı dilleriyle inkar eden kişiler olmayıp, ikrar etmiş bile olsa, hayatında bu ikrarına muhalif davranmış kişi de olabilir.

 

O halde sahip olduğu şeyleri Allah'ın iradesi doğrultusunda kullanmayıp O'nun emirleri hilafına sarfeden kişi, iman etmiş olduğunu söylemiş olsa bile, bu imanında samimi değildir.

 

Gerçekten samimi olarak inananlara gelince, onlar gerçekten kendilerini ve servetlerini Allah'ın yolunda fedaya hazır olanlardır. Onlar, nerede ve ne durumda olurlarsa olsunlar, bütün enerjilerini ve mallarını Allah nereye emrediyorsa oraya sarf eden ve neyi de yasaklıyorsa, onlardan kaçınan kimselerdir.

 

İşte inananların takip ettiği dosdoğru yol da budur…

 

Bu esaslardan da açıkça anlaşılmaktadır ki İslâm, kişinin gerek kendi ilişkilerinde, gerekse insan ile Allah arasındaki ilişkilerde uyulması gereken birtakım esaslar ortaya koyar. Kişinin hayatını, kişisel ve toplumsal planda yeniden tanzim eder ve insanlığın yükselmesi için inananların birleşmesini sağlar.

 

İman, inancın ilk aşamasıdır. Bu, insanın bizzat iradesiyle Allah'ın birliğini varlığıyla tasdik etmesi anlamına gelir. İslâm ise, kişinin Allah'ın dinine iradesiyle teslim olması, boyun eğmesi, hayatının tüm safhalarında ve davranışlarında Allah adına hareket etmesi demektir. Böyle bir düşünce tarzı, kişinin hayatın ister istemez yeniden tanzimini zorunlu kılar. İşte insanın yaşaması gereken bu hayat tarzına ve yaşama planına "şeriat" adı verilir. Şeriatın dayanakları da Kur’ân-ı Kerîm ve Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in sünnetleridir.

 

Allahu Teâlâ son peygamberi aracılığıyla son kitap olan Kur’ân-ı Kerîm'i insanlara indirerek, onlara mutluluğun ve doğru yolda yaşamanın esaslarını gösterdi. Rasulullah ve ilk iman edenler, insanlığı bu hakikat yoluna davet etmek için çabalayıp durdular.

 

Şüphesiz ki herşeye kadir olan Allah, insanı her türlü ruhsal özgürlüğe sahip kıldığı için, insanları bu daveti kabul edip etmemek konusunda özgür bırakmıştı. Kısaca söylemek gerekirse, kişi Allah'ın dinini seçip seçmeme konusunda özgür bırakılmıştı. Bunu kabul eden kişi de hakikate teslim olmuş, kendisini yükseltecek olan basamağa ilk adımını atmış oluyordu.

 

Allah'ın kutlu elçisi Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile, kutsal kitabı Kur’ân'a boyun eğen kişi böyece yaşantısını Allah adına programlıyor ve adına İslâm denilen bir yaşama biçimini kabul etmiş oluyordu. İslâm bu anlamda Allah'a teslim olma, O'nu kabul etme ve inanmanın pratik hayata yansımasıydı.

 

Böylece hayatını Allah'ın dini doğrultusunda tanzim edip, egemenliği bilinçli olarak Allah'a verir ve kendisi de O'nun yüce iradesine teslim olursa bu kişinin adı Müslüman'dır. Böylelikle hayatının esaslarını Allah'ın dininin tanzim ettiği ve düzenlediği, Allah'ın dinini kendi hayatlarında uygulamayı benimsemiş topluma da İslâm Toplumu adı verilir.

 

Her bir insan, Allah'ın iradesini ve insanlar için indirdiği dini kendileri için bir hayat biçimi olarak kabul eder ve böylelikle de İslâm toplumu içine girmiş olur. Bu toplum, diğer toplumlardan çok farklı bir yapıya sahiptir. Benimsedikleri ideoloji insanları renklerine, zenginliklerine veya coğrafi bölgelere göre sınıflandıran ve bu amaçlar için savaşan diğer ideolojilerden çok farklıdır. Bütün bu amaçlardan farklı olarak, insanları tek Allah'ın kulluğuna çağıran ve insanların bu yaşama biçimini bilerek, isteyerek seçmelerini isteyen bir dindir.

 

Kişi, iradesiyle İslâm'ı benimseyip, teslim olduğu zaman, artık kendi hayatına yön verecek, kendine yol gösterecek olan Allah'ın hidayetini de benimsemiş olmaktadır. Kendi hayatında artık bu yüce yaratıcının evrensel dinini uygulamayı üzerine almış olmaktadır. Bu konuda şüphe ve kuşku duyması kendisine yaraşmaz. Doğruyu ya da yanlışı, iyiliği ve kötülüğü, yapılması veya yapılmaması gerekeni tayin etmek, tabi olduğu din tarafından belirlenmiştir.

 

Kısaca İslâmî toplum, gerek kişisel, gerekse toplumsal hayatta, uyulması gereken kuralların Allah tarafından tanzim edildiği bir toplumdur. Diğer bir deyişle uygulanacak yaşama biçiminin insan tarafından değil, ilk elden kaynakların Allah'ın dilemesiyle belirlendiği toplum, İslâm toplumudur.

 

Bu böyle bir toplumdur ki toplumun bütününü ihtiva edecek ve tüm hayati eylemlerde uygulanacak kurallar bu olgu ile birlikte gelir. Peygamber tarafında tebliğ edilmiş ve yüce yaratıcı tarafından gönderilmiş Kitab'ın genel kurallarını ihtiva eden bu toplumsal düzene İslâm Şeriatı adı verilir.

 

Kişiler, salt fazilet olun bu toplumun yönetimi hususundaki kurallarla kendi hayatlarını sınırlar ve bu yasalar çerçevesinde yaşamaya gayret gösterirler. Bu nedenledir ki İslâm'ı kendine yaşama biçimi seçmiş olan birinin de İslâm dışında herhangi bir ideolojiyi, herhangi bir sistemi tercih etmesi düşünülemez. Eğer bir başka sistemin tamamı ya da bir bölümü, İslâm toplumunda uygulanmaya kalkılırsa, böyle bir toplumun "İslâm Toplumu" olma vasfı tamamen ortadan kalkar.

 

Bir toplunda İslâmî hükümlerle, İslâm dışında herhangi bir sistemin hükümlerinin bir arada yürütülmesi sözkonusu olursa bu topluma İslâmî Toplum vasfını vermek mümkün olmaz. İslâm bir bütündür ve bu bütün, bir başka sistemin hükümlerinin tamamına ya da onların bir kısmına muhtaç değildir. Çünkü geçmişi ve geleceği bilen Allah'ın kanunları böyle bir duruma asla muhtaç olamaz. Eğer müslümanlar, böyle bir gaflete düşecek ve başka sistemlerden medet umacak olurlarsa, o zaman Allah ile yaptıkları sözleşmeyi ihlal etmiş olurlar. Bu toplumla Allah arasında yapılmış olan akit bozulmuş, bu toplum Allah'ın vereceği cezaya müstehak olmuş ve İslâmî toplum olma özelliğini de kaybetmiştir.

 

İslâm, Allahu Teâlâ’ya itaat demektir. Doğru düşünen akla göre, hayata ait belirli temel meseleler bilinmeden ve bunlara tam manasıyla iman edilmeden Allahu Teâlâ’ya itaatın sağlanması mümkün değildir. Bu meseleler nelerdir? Ve insanın Allah yolunda uygun olarak hayatını düzenlemesi için başlıca ne gibi esaslı bilgilere ihtiyacı vardır? Şimdi bu konulardan bahsedeceğiz.

 

Herşeyden evvel, Allahu Teâlâ’nın varlığına sarsılmaz imanla bağlı olmak gerekir. Çünkü; bir kimse Allahu Teâlâ’nın mevcudiyetine sağlam, katıksız, imanda bulunmadan O’na nasıl itaat edebilir?

 

Sonra Allahu Teâlâ’nın ne gibi sıfatları bulunduğunun bilinmesi gereklidir. İnsanı, en asil insani hususiyetleri benimsemeye ve hayatını faziletli ve İslâmi tarzda düzenlemeye bu İlahi sıfatlar muktedir kılar. Eğer bir kimse kainatın yaratıcısı, hakimi ve muhafızı olan Allahu Teâlâ’nın birliğine vakıf değilse ve hiçbir şeyin ve hatta İlahi kuvvet ve iktidar sıfatlarının bile O’na şirk koşulamayacağını bilmiyorsa; o vakit o kimse sahte tanrıların pençesine düşebilir ve himayelerini niyaz için bu sahte tanrılara tabi olabilir. Fakat tevhide –Allah’ın birliği- dair İlahi sıfatlara vakıf olursa böyle bir hataya düşmesine en küçük bir ihtimal yoktur.

 

Aynı şekilde, eğer bir kimse Allah’ın her yerde hazır olduğunu ve herşeyi bildiğini, açık ve gizli bütün yaptıklarımızı, hatta açıklayamadığımız düşüncelerimizi bile gördüğünü, işittiğini ve bildiğini biliyorsa, Allah’a karşı nasıl gözünü kapatıp itaatsizlikte bulunabilir? Kendisini sürekli uyanık hissedecek ve böylece en uygun şekilde davranacaktır. Ama Allah’ın bu sıfatlarından habersiz olan kimse, cehaleti yüzünden Allah’a itaatsizlik yoluna sapabilir.

 

Bu durum Allah’ın bütün sıfatları için söz konusudur. İslâm yolunu takip etmek isteyen kimsenin sahip olması gereken özelik ve sıfatları ancak Allah’ın sıfatlarının derin bir bilgisiyle elde edebileceği ve geliştirebileceği açıktır. İnsanın zihin, ruh, iman, ahlak ve fillerini temizleyen Allah’ın sıfatlarının bilgisidir. Bu sıfatlar hakkında yalnızca gelişigüzel bir malumat veya akademik bir bilgi ilerdeki görev için yeterli olmaz. Sinsi şüphelerden ve dalaletten masum kalmak üzere, insanın kalp ve zihninde kök salmış derin bir imanın mevcudiyeti şarttır.

 

Buna ek olarak, Allah’ın rızasını kazandıracak hayat tarzının takip edilebilmesi için, bu hayat tarzının ayrıntılı olarak bilinmesi gerekmektedir. Bir kimse Allah’ın beğendiklerini ve beğenmediklerini bilmezse, nasıl birincisini seçebilecek ve ikincisini de reddedebilecektir? Bir kişinin ilahî kanun hakkında hiç bilgisi yoksa, onu nasıl takip edebilecektir? Bu bakımdan ilahi kanunun ve tebliğ edilen hayat prensiplerinin bilgisi son derece önemlidir.

Yalnız bilgi de bu konuda yeterli olmayacaktır. Onun, ilahi kanun olduğuna ve kurtuluşunun yalnız bu prensipleri izlemekte olduğuna güveni ve inancı tam olmalıdır. Çünkü bu inançtan yoksun bilgi, kişiyi doğru yola iletemeyecek ve belki de kişi itaatsizliğin çıkmaz sokağında kaybolacaktır.

 

Son olarak, kişi iman ve itaatin sonuçlarını bildiği gibi, imansızlığın ve itaatsizliğin sonuçlarını da bilmelidir. Allah’ın yolunu seçer, temiz, faziletli ve itaatkar bir hayat yaşarsa hangi nimetlere erişeceğini bilmelidir.

 

İtaatsizlik ve isyan yolunu benimserse ne gibi kötü ve üzücü sonuçlarla karşılaşacağını da bilmelidir. Bu bakımdan ölümden sonraki hayatın bilgisi çok önemlidir. Ölümün hayatın sonu olmadığına, yeniden dirilip Allah’ın başkanlık yapacağı yüce mahkemeye götürüleceğine, mahşer gününde mutlak adaletin tecelli edeceğine ve iyi amellerin ödüllendirilip, kötü amellerin cezalandırılacağına sarsılmaz imanı olmalıdır.

 

Herkes hakkını alacaktır, bundan kaçış yoktur ve bunun olması mecburidir. Allah’ın kanununa itaatin tam yerleşmesi için bu sorumluluk ve hesap verme hissi çok önemlidir.

 

Ahiret hakkında bilgisi olmayan bir kişi itaat ve itaatsizliği oldukça önemsiz sayabilir. İtaat eden ve itaat etmeyeni aynı sonun beklediğini düşünebilir. Çünkü ölümden sonra her ikisi de sadece toz haline gelecektir.

 

Bu düşünce yapısına sahip olan birinden fiili itaatla iç içe olan tüm zorluk ve güçlüklere katlanması ve görünüş itibariyle bu dünyada kendisine hiçbir maddi ve manevi kayıp getirmeyecek günahlardan sakınması nasıl beklenebilir?

 

Bu düşünce yapısına sahip bir kişi Allah’ın kanununu kabul edemez ve bu kanuna teslim olamaz. Ahiret ve ilahi mahkemeye kesin inancı olmayan bir kişi günah, suç ve kötülüğün çekiciliği ile dolu olan hayatın girdaplı sularında abid ve sağlam kalamaz. Çünkü şüphe ve tereddüt kişinin hareket isteğini yok eder. Ancak imanı sağlam olan kişi davranışlarında sağlam ve tutarlı olabilir. Eğer kişi değişip duran fikirlere sahipse, sabit ve sağlam kalamaz. Ancak bir yolu takip etmekten elde edeceğiniz yararlardan ve takip etmediğiniz zaman içine düşeceğiniz kayıp ve sıkıntılardan eminseniz, o yolu bütün kalbinizle takip edebilirsiniz. Bu nedenle, hayatı Allah’a itaat doğrultusunda yönlendirmek için iman, imansızlık ve öldükten sonraki hayatın sonuçlarına dair bilgi son derece gereklidir.

 

İtaat, yani İslâm hayatını yaşamak isteyen kişinin bilmesi gereken temel meseleler bunlardır.

 

Evvelce tarif etmiş olduğumuz “İman” kelimesi, “Bilgi” ve “İnanç” demektir.

 

Aslında Arapça olan bu kelime “bilmeyi, inanmayı ve şeksiz ve şüphesiz kanaat sahibi olmayı” ifade eder.

 

“İman”, böylece bilgi ve kanaattan doğan kuvvetli inançtır ve Allah’ın birliğine, ilahi sıfatlara, Allah Teâlâ’nın kanun ve tebliğlerine denilir.

 

İlahî mükafat ve ceza prensiplerini bilen ve bunlara itaat eden kimseye “mü’min” denir. İstisnasız şekilde bu iman insanı, Allah’ın rızasına uyan ve itaat eden bir hayata sevkeder. Böyle itaatkar bir hayat süren kimseye “Müslüman” denilir.

 

Bu durum; imanı olmayan kimsenin hakiki müslüman olmayacağı gerçeğini açıkça ispatlamış bulunmaktadır. Gerekli olan esas ruh bundadır; başlangıç budur ve bu olmadan temel kurulamaz. İslâm’ın iman ile ilişkisi, ağacın tohumla olan durumu gibidir. Tohumsuz bir ağaç nasıl filizlenemezse, aynı şekilde de başlangıçta imanı olmayan kimsenin “Müslüman” olması da imkansızdır.

 

Diğer yandan, tohumun ekilmesine rağmen, ağaç çeşitli sebeplerle yetişmeyebileceği veya yetişse bile yetişmesi bozuk ve geç kalmış olabileceği gibi, aynı şekilde bir insan imana sahip olabilir ama birçok zayıflıklar yüzünden gerçek ve sadık bir Müslüman olmaz. Böylece imanın bir başlangıç noktası olduğunu, insanın Allah’a itaatine yol açtığını ve insanın imansız bir Müslüman olamayacağını öğrenmiş oluyoruz.

 

Buna karşılık, bir kimsenin iman sahibi olmasına rağmen, irade gücündeki zayıflık, kötü yetişmesi veya kötü arkadaşlarının bulunması yüzünden gerçek bir Müslüman hayatı yaşayamaması mümkündür. Bunun gibi İslâm ve iman açısından tüm insanlar dört sınıfa ayrılabilir:

 

Kuvvetli iman sahibi olanlar... İmanları onlara tamamen ve tüm kalpleriyle Allah’a boyun eğdirir. Allah’ın yolunu izlerler ve O neyi isterse yapmak ve neyi istemezse ondan kaçınmak suretiyle tüm kalp ve ruhlarını O’nun rızasını kazanmaya bağlarlar. Bu bağlılıkta, servet ve şöhret peşinde koşan sıradan bir kişininkinden bile şevklidirler. Böyle insanlar geçrek Müslümanlar’dır.

 

Allah’a, kanununa ve mahşer gününe inanan ama imanları kendilerini tam olarak Allah’a itaate zorlamayacak kadar derin ve kuvvetli olmayanlar... İhmal ve kötü amelleri nedeniyle gerçek Müslümanlık rütbesinin çok altında kalır ve cezayı hak ederler ama hala Müslümandırlar. İhmalkar ve günahkardırlar ama asi değildirler. Allah’ın hakimiyetini ve kanununu kabul ederler ve bu kanunu ihlal ediyor olmalarına rağmen, hakim olan Allah’a karşı isyanda bulunmamışlardır. O’nun üstünlüğünü ve kendi suçlarını itiraf ederler.

 

Hiç imanı olmayanlar: Bu insanlar, Allah’ın hakimiyetini kabul etmezler ve asidirler. Davranışları kötü olmasa, hatta ahlaksızlığı ve zorbalığı yaymıyor olsalar bile asidirler ve görünüşte iyi olan amellerinin değeri azdır. Böyle insanlar kanuna karşı gelenler gibidir. Kanuna karşı gelenin birtakım hareketleri ülkenin hukukuna uygun olsa bile bu kişi sadık ve itaatkar bir yurttaş olmadığı gibi, aynı şekilde, Allah’a karşı isyan edenlerin görünüşteki iyilikleri gerçek kötülük, isyan ve itaatsizliğin ağırlığını telafi etmez.

 

Gerek iman ve gerekse de iyi niyete sahip bulunmayanlar... Onlar dünyada huzursuzluğu yayarlar ve her türlü zulüm ve kötülüğü işlerler. Onlar en kötü insanlardır; çünkü asi olmakla beraber günahkar ve mücrimdirler.

 

İnsanlara ait yukarıdaki sınıflama açıkça göstermektedir ki, insanın gerçek kurtuluşu imana bağlıdır. İtaat hayatı “İslâm”, hayatiyetini iman tohumundan alır. Bir insanın bu müslümanlığı, kusurlu veya kusursuz olabilir. Fakat imansız müslümanlık olmaz. İmansız yerde müslümanlık bulunmaz. İman bulunmayan yerde İslâmiyet olmaz. İslâm olmayan yerde küfür vardır. Şekil ve mahiyeti değişik olabilir. Fakat şekil ve mahiyeti ne olursa olsun o küfürdür ve küfürden başka şey değildir. Bu durum imanın ve imanın karşılığı olarak da Allah Teâlâ’ya tam ve gerçek itaatla yaşamanın, önemini yok eder.

 

Şimdi şu soru ortaya çıkmakta: Allah, sıfatları, kanunu ve mahşer günü bilgisi nasıl edinilebilir?

 

Allah’ın kainatın tek yaratıcısı ve idarecisi olduğuna ve O’nun evreni kontrol ettiğine ve yönettiğine dair delil olan çevremizdeki ve kendi nefsimizdeki sayısız delillerden söz etmiştik. Bu deliller yaratıcının ilahi sıfatlarını yansıtmaktadır. Onun büyük zekası, herşeyi kuşatan bilgisi, kudreti, merhameti, herşeyi koruyan gücü, kısaca sıfatları her yerde eserleri üzerinde izlenebilir. Ama insanın zekası ve bilgi elde etme yeteneği onları gözlemlemek ve anlamakta hataya düşmüştür.

 

Bütün bunlar ortadadır ve gözlerimiz yaratıklar üzerindeki yazıyı okumak için açıktır. Ama burada insan hataya düşmektedir. Bazıları iki tanrı bulunduğunu açıklamış, diğer bazıları teslis (üçleme) inancını açıklamaya girişmiş ve diğer bir kısmı da çok tanrıcılığa yenilmiştir.

 

Bazıları tabiata tapmaya başladı ve diğerleri uluhiyeti çok çeşitli tanrılara böldü: Yağmur, hava, ateş, hayat ve ölüm tanrıları gibi. Böyle olunca, Allah’ın belirtileri oldukça açık olmasına rağmen, insan aklı çeşitli hususlarda tereddüte düşmüş ve gerçeği doğru biçimde görememiştir. Düşünce karışıklığından başka bir şeyle sonuçlanmayan sürekli aldatmacalarla karşılaşmıştır. Burada insan idrakinin düştüğü bu hataları genişletmeye pek ihtiyaç duymuyoruz.

 

Aynı şekilde, ölümden sonraki hayata ilişkin de insanlar pek çok yanlış zanlar ileri sürmüştür.

 

Örneğin; ölümden sonra insanın toz olduğu ve tekrar dirilmeyeceği veya insanın bu dünyada sürekli gelişmelere maruz kaldığı ve yalnız hayattayken mükafatlandırıldığı veya cezalandırıldığı inancı gibi.

 

Hayat düsturu meselesine geldiğimizde daha büyük güçlük ortaya çıkıyor. Allah’ın rızasına uygun, tam ve dengeli bir hayat düsturunun sadece insan aklının yardımıyla oluşturulması son derece zor bir iştir. Bir insan en yüksek akıl ve zeka yetenekleri ile donatılsa ve eşsiz idrak ve uzun yılların düşünme tecrübesine sahip olsa bile, gerçeği gerçekten keşfettiğinden ve doğru yolu benimsediğinden emin olamayacaktır.

 

Gerçi, dünya hayatında doğru yolun bulunması için insana, hiçbir dış etkene maruz kalmadan, sırf kendi imkanlarıyla akıl ve mantığı tam ve en iyi şekilde kullanma işi verilseydi, o zaman kendi görüş ve mücadelesi sayesinde hak ve hakikate erişenler muvaffak ve kurtulmuş; erişemeyenler ise muvaffakiyetsizliğe uğramış olacaklardı. Fakat Allahu Teâlâ kullarını böyle güç bir işten esirgedi. Lütuf ve inayeti icabı, onlar için aralarından yükseltilmiş olduğu kimselere gerçek bilgiyi, ilahi sıfatları bildirdi; İlahi kanunları ve şeriat üzere hayat yaşamı formülünü onlara açıkladı.

 

Hayatın anlam ve nedeni ile ölümden sonraki hayat hakkındaki bilgiyi onlara verdi ve böylece insan için muvaffakiyet ve ebedi saadet yolunu onlara göstermiş oldu. Bu seçkin insanlar Allahu Teâlâ’nın Rasulleri yani Peygamberleri’dir. Allahu Teâlâ ilim ve irfanı onlara vahiy suretiyle tebliğ buyurdu.

 

İlahî tebliğleri ihtiva eden kitaba “Kitabullah” veyahutta “Kelamullah” denir. Peygamberin masum ve mübarek hayatını etraflıca teşhis ve onun mükemmel ve kusursuz telkinlerini dikkatle tetkik eden kimsenin, peygamberi tanıyıp tanımaması, o şahsın zeka ve idrake sahip olup olmadığını ortaya koyar.

 

Tam idrak ve aklı selime esaslı şekilde sahip kimse, hakikati tasdik ve Hakkın Resulü tarafından verilen talimatı kabul edecektir.

 

Eğer Allahu Teâlâ’nın Resulünü ve telkinlerini reddederse, bu yalanlaması onun hak ve hakikat yolunu bulacak ehliyette olmadığını ortaya koyar. Bu yalanlama nedeniyle ehliyet imtihanında başarılı olamayacaktır. Böyle bir insan, Allahu Teâlâ ile ilahi kanunlar ve ölümden sonraki hayat hakkında hakikati keşfetmeye asla muktedir olamayacaktır.

 

Birşeyi bilmediğimiz zaman, onu bilen birisini aramanız ve sözlerine inanıp uygulamanız günlük olağan işlerdendir.

 

 Hastalanır ve kendi kendinizi tedavi edip iyileştiremediğiniz zaman bir hekim arar, sorgusuz sualsiz talimatlarını kabul eder ve yerine getirirsiniz.

 

Niçin? Çünkü o, tıbbi tavsiye vermeyen tam yetkili, tecrübe sahibi ve birçok hastayı tedavi etmiş ve iyileştirmiş birisidir. Bu nedenle, onun tavsiyelerine yapışır, sizden ne yapmanızı istediyse yapar ve her neyi yasakladıysa onlardan kaçınırsınız.

 

Aynı şekilde, hukuki meselelerinizde de hukuk danışmanınız ne söylerse inanır ve ona göre davranırsınız.

 

Eğitim meselelerinde de öğretmeninize inanır ve onun talimatlarını doğru olarak kabul edersiniz. Bir yere gitmek ister ve oraya giden yolu bilmezseniz, bilen birine sorar ve onun gösterdiği yolu izlersiniz. Kısaca, bilmediğiniz ve bilemeyeceğiniz meselelerde tüm hayatınız boyunca benimseyeceğiniz akıllıca yol, onları bilen birisine yaklaşmanız, tavsiyelerini kabul etmeniz ve onlara göre hareket etmenizdir.

 

Sözkonusu mesele hakkındaki bilginiz yeterli olmadığı için, onu bilen birini dikkatle arar ve sözlerini kabul edersiniz. En uygun kişiyi seçmek için çok zahmete katlanırsınız ama doğru kişiyi seçtikten sonra onun tavsiyelerini sorgusuz sualsiz kabul edersiniz. Bu tür imana “gaybe (bilinmeyen) iman” denir. Çünkü burada bilmediğiniz meselelerde onu bilen birine güveniyorsunuz. Tam olarak “iman bil gayb”tır. Daha önce sizce bilinmeyene böyle inanmanıza “gayba iman” denir.

 

Böylece “iman bil gayb” sizce bilinmeyen bilgiyi, başka bir bilenden elde etmenizi belirtir. Allah’ı ve sıfatlarını bilmiyorsanız, meleklerin Kainatın tüm mekanizmalarını onun emirleri doğrultusunda idare ettiğinden ve her tarafınızı sardıklarından haberiniz olmaz. Yaratıcınızın rızasını kazandıracak hayat biçiminin tam bilgisine sahip değilsiniz ve ahiret hayatı hakkında karanlıklar içersinde bulunmaktasınız.

 

Bütün bu meselelerin bilgisi ilahi varlıklara doğrudan teması olan ve doğru bilgiyle donatılan peygamberler tarafından size verilir. Onlar; samimiyetleri, dürüstlükleri, güvenilirlikleri, takvaları ve hayatlarının tam temizliğinin bilgi iddialarına değişmez delilik yaptığı kişilerdir. Bütün bunlardan başka, mesajlarını hikmet ve gücü, sizi gerçeği söylediklerini kabul etmeye zorluyor ve tebliğ ettikleri şey, inanılmayı ve takip etmeyi hak ediyor. Sizin bu inancınız “iman bil gayb”tır. Bu gibi gerçeği ayırdetme ve gerçeği tanıma davranışı (yani “iman bil gayb”) Allah’a itaat etmek ve onun rızasına uygun olarak hareket etmek için önemlidir. Çünkü, gerçek bilgiyi elde etmek için Allah’ın elçisinden başka bir aracınız yoktur ve tam ve gerçek bilgisiz de İslâm yolunda dosdoğru ilerleyemezsiniz.



Ebu'l A'lâ el-Mevdudî


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 439
Toplam 227577
En Çok 1094
Ortalama 289