İTTİHATÇI VE KEMALİSTLERİN DİN DÜŞMANLIĞI - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

23-01-2020

İTTİHATÇI VE KEMALİSTLERİN DİN DÜŞMANLIĞI - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

Ey islâm ehli, gerçekten dininizi ve Müslüman kardeşlerinizin dinini seviyorsanız, uzaktan gördüklerinize aldanmayın. Ülkemize güvenilir ve akıllı kimseler, heyetler göndererek durumu araştırın. Fakat resmi statüde heyetler göndermeyiniz. Zira resmi heyetler, hükümetin konukları olarak ancak hükümetin adamlarıyla görüşebiliyorlar. Tüm görüşme ve izlenimleri, hükümetin gözetimi altında yapılmak zorunda kalınıyor. Gayri resmi heyetler göndererek, perde arkasında olup biteni araştırın. Müslümanların durumlarını araştırın. İşte o zaman laik hükümetin, kardeşlerinizin din ve dünyalarına yaptıklarını görebilir, doğru ile yanlış olanı birbirinden ayırabilirsiniz. Yemin olsun ki, Allah'ın nuruyla bakan mü'min ferasetinden azıcık bir nasibi olan, İttihatçılar döneminde başlayan ve Kemalistlerle doruk noktaya ulaşan, İslâm'a ve gerçek Müslümanlara karşı yürütülen sistemli mücadeleyi fark eder. Kemalistlerin İslâm âlemini ve Müslümanları etkiledikleri tavırlardan biri de, kendilerini Hristiyan düşmanları olarak takdim etmeleri ve safdil Müslümanların da onlara inanmalarıdır. Hakikatte ise onlar önce İslâm'a sonra diğer tüm dinlere karşıdırlar. Çünkü kavimlerinin bu dinin esareti altında olduğunu düşünüyorlar. Dini inançları yıkıp, ırklarını bu dinin boyunduruğundan kurtarmayı en büyük amaçları olarak görüyorlar. Halkı İslâm dininden çıkararak eski atalarının dinine ve Turancıların bozkurduna meylettirmeye çalışıyorlar. Böylece Türk milletini İslâm dininden uzaklaştırıp, din şuuru yerine, ırk şuurunu ikame etmekteler. Yoksa bizzat eski atalarının dinini İslâm dini yerine ikame etmek istemiyorlar. Çünkü Kemalistlerin önemli bir kısmı dine ve Allah'a inanmazlar. Bunlar bütün dinlerden nefret eder ve tamamının insanlar tarafından icad edildiğine inanırlar.

Kemalist hareketin başarısından sonra gayri müslimlerin Türkiye'yi terk etmeye zorlanmaları ve onların da yurtlarını terk etmeleri, Lozan Konferansı'nda Anadolu Rumlarının Yunanistan Türkleriyle karşılıklı yer değişimlerinin kabul edilmesi zahiri itibarıyla birçok kimsenin yanılmasına neden olmuştur. Bunun Kemalistlerin İslâm milliyetine ve İslâm birliğine önem vermelerinden kaynaklandığı vehmine kapılmışlardır. Halbuki böylece hareketin asıl doğduğu yer olan Rumeli ve bilhassa Selanik'teki yandaşlarını getirerek yönetimlerini sağlamlaştırmak ve Allah'ın dilediği güne kadar devam ettirmek istiyorlardı.

Halkların karşılıklı mübadelesi kararlaştırılırken, kimse onların bunu isteyip istemediklerini sormuyordu. Bu değişim esnasında, ilgisizlikten, düzensizlikten, yolların bozukluğundan ve nakil vasıtalarının yetersizliğinden kaynaklanan soğuk, açlık ve hastalıklar dolayısıyla binlerce kadın, yaşlı ve çocuk yollarda can verdi. Çok acı olaylar yaşandı. Vatan gazetesinin 302. sayısında yer değişimine tâbi tutulan göçmenlerden birinin şu sözlerine yer verilmiş:

"Bursa'da göçmenler için tahsis edilmiş 2000 konuta hükümet memurları el koyarak kendilerine ayırmışlardır. Göçmenler ise kapısız, pencereleri camsız harap evlere nakledildi. Her gün ortalama en az 30 göçmen hayatını yitirmektedir." Bunlar Bursa'da ölenler, ya diğer bölgelerde ölenler?

Kemalistler önceleri, İslâm şeriatını ihmal etmelerini, ülkede birçok gayri müslimin yaşamasına ve parlamentoda birçok gayrimüslim milletvekili olmasına bağlıyorlardı. Gayri müslimleri ülkeden sürdükten sonra, ülke ve mecliste Müslümanlardan başkaları kalmadı. Yönetimin İslâm'dan soyutlanmasının değil, İslâmîleştirilmesinin tam zamanıydı. Hilâfet yönetimi gayri müslimlere tâbi miydi ki, onların gitmesiyle son buldu. Veya şer'î mahkemeler gayri müslimler için mi konmuştu ki, onların gitmesiyle beraber ilga edilmek isteniyor. Müslümanların görevi, ülkelerinde Hristiyanların yaşamasına izin vermemek mi, yoksa ülkede İslam hükümlerini ikame etmek mi? Kâfirlerin kendilerine İslâm'dan sonra küfrü seçmelerinin Müslümanlara zararı ne? Fakat Kemalistler böyle yapmadılar. Bu değişimlerden diğer bir amaçları da Türk ırkını arındırmak istemeleriydi. Böylece ırk temeline dayalı bir yönetim oluşturmak istiyorlar.

Bu şekilde Avrupa uluslarıyla yakınlaşmayı umuyorlar. Bu noktada, Müslüman-Hristiyan düşmanlığını körüklemeye yönelik oyunların altında Yahudilerin bir dahlinin olması kuvvetli bir ihtimaldir. Zira Kemalistlerle dostluk geliştirmiş, hatta kendini öyle gösteren Yahudiler mevcuttur. Yahudiler ise Cenab-ı Hakk'ın bildirdiği gibidirler. "İman edenlere en şiddetli düşmanlık yapanlar olarak Yahudiler ve şirk koşanları bulursun." (Mâide, 82) Hulefa-i Raşidîn döneminden beri Yahudilerin Müslümanlara düşmanlığı biliniyor.

İttihatçılar Birinci Dünya Savaşı'na girmemiş olsalardı ne İzmir'i ne de diğer bölgeleri kaybederdik. Savaşta tarafsızlığımızı bozmakla, hayatımızın fırsatını kaçırdık. Fırsat iyi değerlendirilseydi, bir ferdin burnu kanamadan son asırlarda kaybettiğimiz siyaset ve iktisadımızı güçlü bir şekilde yeniden tesis edebilirdik. Bugün, geniş ve zengin bir ülke, refah ve mutluluk içinde yaşayan bir halk ve iki milyon askere sahip güçlü bir ordusu olan, büyük bir devlet konumunda olabilirdik.

 

İzmir Düşmanlardan Alınıyor Ve Yıkılıyor

İzmir mamur olarak kaybedildi, harap olarak alındı. Ayrıca binlerce yerleşim merkezi mamur olarak Yunanlılara bırakıldı, sonra yıkılmış, yerle bir olmuş olarak geri alındı. Garip bir olay! Oysa birçok bayındır medeni ülkeler, savaşlarda ülkeleri bir zarar görmesin, ülke daha fazla harap olmasın, yıkılmasın diye ülkelerini düşmana teslim ederler. Harb-i Umumi'de ben Bükreş'te iken, bu belde sakinlerinin, savunmaları çok güçlü olduğu halde, kentleri daha fazla zarar görmesin diye Almanlara teslim olduklarını gördüm. Nice gelişmiş kentler, yıkılmasın diye düşmana teslim ediliyor; sonra siyasî yollarla geri alınmaya çalışılıyor. İzmir ise düşmandan geri alınırken yanıp yıkılıyor.

Ey okuyucu! İki durum arasındaki farkı düşün ve karar ver. Yazdıklarımı, tarafsız olarak incele, sonra da benimle tartışan Mısırlıların hakaret ve sövgüleriyle kıyasla. Sonra da bu kitapta bazı yönlerini açıkladığım, on altı senedir Osmanlı Devleti'ne hakim olan İttihatçı ve Kemalistlerin memleketi içine düşürdükleri bugünkü durumu, daha önceki dönemle kıyasla. Memleketi genişlikten darlığa, bayındırlıktan yıkıma, nüfus artışından azlığına, geçim kolaylığından darlığına nasıl düşürdüklerini gör. Memleketin zenginlik ve bereketini nasıl yoksulluk ve kıtlığa tebdil ettiklerini düşün.

Sonra, Büyük Osmanlı İslâm hilâfeti devleti ile bugünkü, küçük laik millî devlet arasındaki farkı gör. Bugün Türkiye, Osmanlı ve İslâmi mazisiyle ilişkisini kesmiş Balkan devletlerinden biri konumundadır. Müslüman halkın iradesine saygı göstererek değil de, İslâm'dan uzaklaşarak Batı toplumlarına benzemeye çalışıyorlar. Birtakım eski hurafe ve efsanelerden yola çıkarak, ırkçılık hortlatılmaya, kutsallaştırılmaya çalışılıyor. Millet ise ne ırkçılık bilir, ne de bunu gönül rızasıyla kabullenir. Bilindiği gibi ırkçılık ve Türkçülük, öteden beri İttihatçı ve Kemalistlerin silahıdır.

Basiretli okuyucularım, size sunduğum bu hakikatlerden sonra karar verin: İttihatçılar ve Kemalistler Türk Devleti ve milletine nasıl bir iyilik yaptılar?

Muhalifleri ise, onların yaptıklarını eleştirmekten başka bir şey yapmadılar. İzmir'in geri alınması, onlar için bir başarı olarak görünse de, gerçekte öyle değildir. Çünkü, Osmanlı'yı gereksiz yere savaşa sokup, İzmir'in ve diğer daha nice yörelerin yitirilmesine sebep olan onlardır. İttihatçı ve Kemalistlerin kendi veballerini, muhaliflere isnat etmeleri, iki suçlu arkadaşın suçlarını başkasının üzerine atıp birbirleri lehine tanıklık yapmaları gibidir.

Evet İzmir'i İttihatçılar kaybetti, biz ise almak için harekete geçmedik. Zira henüz daha yeni biten savaşın tekrar başlamasını istemiyorduk. Savaşta yenilmiştik ve galip devletlerin bize olan öfkeleri henüz yatışmamıştı. Bu durumda, hangi yenik devlet veya devlet adamları savaşın yeniden başlamasını göze alabilir?

Hiçbir tüccar, iflas ettiği bir ticareti tekrar denemeyi göze alamaz. Yenilgiden sonra, tamamen yok olma korkusuyla yeni bir savaştan kaçınmak vatan hainliği sayılabilir mi? O halde bizimle aynı akıbeti paylaşan Almanlar, Avusturyalılar ve Bulgarlarında hepsi vatan haini. Çünkü yenilgiden sonra, topraklarını kurtarmak için hemen yeni bir savaşa başlamadılar.

Mısırlılar da öyle. Yıllardır İngiliz sömürgesi altında yaşıyorlar ve ancak söz ve yazıyla mücadele ediyorlar. Tehlikeli sonuçlarını bildikleri için silahlı mücadeleye girişmiyorlar. Şimdi mantığa göre, Mısırlıların da vatan haini olarak nitelendirilmeleri gerekmiyor mu? Zira Mısırlılar bu mantıktan yola çıkarak bizi yurtlarını İngiliz'e satan vatan haini, Kemalistleri ise vatansever olarak ilan etmekteler. 

Şimdi, Mısırlıların mantığından hareket ederek, onlara şu acı gerçekleri hatırlatmak istiyorum.

Dünya Savaşı'nda, İngiliz komutası altında bize karşı savaştınız. Hatta savaştan sonra, gösterdiğiniz yararlılıklardan dolayı Mareşal Allenby size teşekkür etti. Mısırlılar ve diğer Araplar sayesinde Türk ordusunu karada yenebildiklerini itiraf etti. Mısırlılar da bu hizmet ve yardımlarını resmi bir dille ifade ederek, İngilizlerden bağımsızlık istemekteler. Mısır'a geldiğim sıralarda tüm gazeteler bunlardan bahsediyordu. Şimdi, Mısırlılar Türklere hıyanetlerinin kefareti olarak bizi hıyanetle mi suçlamaktalar? Bilemiyorum, Kemalistlere yardım etmeleri, destek vermeleri, onları tanımamaktan mı, yoksa kendilerini tanımamaktan mı ileri geliyor?

Mısırlıların bizim ve vatanımızın meseleleriyle ilgili konularda, gerçeği bilmeden yanlış yorum ve değerlendirmeler yaptıkları konuma düşmemek için, Mısır ve Mısırlılar hakkında konuşmak istemezdim.

Mısırlı şairin şu sözüne de katılmıyorum:

Bir kimse bizim hakkımızda cahil olursa, o bizim en cahilimizden daha cahildir.

Ancak, onlara cehaletlerinin acı sonuçlarını ve bunun iffet ehlinin namus ve şerefine iftira olduğunu göstermeye, hakkı söyleyip bâtılı gidermeye çalıştım. Mısırlılar kadar terbiyesiz bir millet görmedim. Biz Türkler arasındaki meselelere karışırken, medeni bir toplumda olması gereken en küçük bir siyasi veya ictimaî edepten yoksun olduklarını ispat etmişlerdir.

Mısır'da karşılaştıklarımızın binde biriyle bile Türkiye'de karşılaşmadık. Kemalistlerin İstanbul'u ele geçirmeleri üzerine, buradan hicret ettiğimiz günden Mısır'a gelinceye kadar, kimse yüzüme hain diye bağırmadı, kimse üzerimize süprüntü ve domates atmadı. Tüm bunları Mısırlılar yaptı. Halbuki onlarla bizim aramızda hiçbir vatan bağı yoktur. İttihatçıların elinden kurtulan tek toprak parçası olan Anadolu, onların değil bizim yurdumuz. İttihatçı ve Kemalistler yıllardır onların değil, bizim dinimizle oynamaktalar. Anlamsız savaşta yitirilen can ve mallar, onların değil -Selaniklilerin de değil- bizim canımız ve malımız.

Bugün biz Türkler mal, nüfus, sağlık ve hatta ahlâk bakımından iflâs ettirilmişiz. Böylece birileri hedeflerine ulaşmışlardır. Birtakım yanlış propagandalarla halk aldatılmıştır. Almanlar ve diğer uluslarla anlaşarak, bizim için tüm kötülüklerin anası olan Dünya Savaşı'na girmişlerdir. Böylece kendileri dışındaki tüm toplum yoksulluk ve iflâsa sürüklenmiştir.

Mısır'a geldikten hemen sonra bazı Mısır gazetelerinin benimle alay ettiklerini, benim yolda 1000 cüneyh kaybettiğimi yazdıklarını gördüm. Gerçekte ise ben, bizi İstanbul'dan İskenderiye'ye götürecek gemiye binebilmek için kitaplarımı sattım ve aralarında kadın ve çocukların bulunduğu on kişiden fazla olan aileme ancak üçüncü mevkide yer alabildim. Oysa ben dört kez şeyhülislâmlık makamını üstlenmiştim. Eğer İttihatçı hükümette şeyhülislâm olsaydım, bin değil, on binlerce cüneyhe sahip olurdum ve o zaman yolda bin cüneyh kaybetme imkanım olabilirdi. Bu yalan haber olmasaydı, benim için bir övünç vesilesi olan yoksulluğumdan bahsetmek istemezdim.

Allah'a hamd olsun, bu halimle bile, Mısırlıdan yardım talep etmekten müstağniyim. İşte diğer Müslüman muhacirlerin durumunu benimle kıyaslayın. Bu kelimeleri yazarken, İskenderiye'ye yeni bir grup göçmenin daha geldiğini duydum. Mısırlılardan onlara yardım etmelerini veya onlara acımalarını değil, onların perişan hallerinden, yoksulluklarından ibret almalarını istiyorum. Oysa çoğu, ülkelerinin en önde gelen şahsiyetlerindendir. Onları, yurtlarını yabancılara satan ve yabancılardan para alan insanlar diyerek vatan hainliğiyle nitelemek, hangi akıl ve insafa sığar? Kendi haklarında söylenen bu sözleri duymak onları kahreder.

Velhasıl siz Mısırlılar, uzaktan bizim ve ülkemizin başına gelenleri gereği gibi değerlendirmiyorsunuz. Bizim kalplerimizi yakan şeylerin sizin kalbinize hiçbir tesiri olmuyor. Sonra Türk siyasi partilerine karşı takındığınız tavır, aklın gereğinden çok uzak. Türkleri seven ve onların iyiliğini isteyen kimsenin tavrı gibi değil. Zira yıllardır malum olan bir gerçek var ki, Türkiye'de laiklik yanlısı, İslâm ve Müslüman kavimlere hasım özellikle de Arap düşmanı siyasi bir akım var. Bu siyasi akımın Arap düşmanlığı, İslâmiyetin Türklere Araplar vasıtasıyla gelmesinden ve Arap dilinin Türk dilini tesir altına almasından kaynaklanıyor. Onun için bu akıma mensup olan parti, Arapçayı Türkiye'den uzaklaştırmak için tüm gücüyle çalışmakta, hiçbir yabancı dile duymadıkları düşmanlığı Arap diline duymaktaydılar.

Oysa Türk dilinin, diğer yabancı dillerden çok, Arapça'dan faydalanmaya ihtiyacı var. Zira Arapça fesahat ve gelişmişlik bakımından dünyanın en büyük dillerinden biridir. Onların Arapça’ya düşmanlıklarının gerçek sebebi, daha önce de dediğimiz gibi, İslâm düşmanlığından ve Türk halkının zaman içinde, dillerini Arapça'yla kaynaştırmalarından ve Arapça sevgisini din sevgilerinin bir gereği olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır. İşte bu laik grup, dindar Türk milletine nisbetle çok az olmalarına rağmen, kısa bir zaman içinde hayale gelmedik manevralardan sonra, memleket ve millet hakimiyetini ele geçirdiler. İşte şu anda Türkiye’de bundan daha önemli bir mesele yoktur. Toprakların yitirilmesi, bir kısmının tekrar geri alınması bu meseleden daha önemli değildir. Zira topraklar ve hakimiyet, Allah'ın elindedir. Kullarından dilediğine verir. Kendine itaat edenleri hakim, kâfirleri zelil kılar. Mücerred olarak ülkelerin ve hakimiyetin hiçbir önemi yoktur. "Dünyanın bir sivrisineğin kanadı kadar Allah'ın indinde bir değeri olsaydı, hiçbir kâfir oradan bir yudum su bile içemezdi." Dünya, ancak Allah'a kulluk ile değer kazanır.

Allah'a hamd olsun ki, O'nun tevfikiyle, İslâm dininin Türkiye'de tehlikeye girdiğini gördüğüm andan itibaren, bu yolda mücadeleye cehdettim. Şu ana gelinceye kadar da, bana ve aileme yönelik onca tehlikeleri göze alarak bu mücadelemi sürdürdüm. Allah'ın dinine saldıranlarla çarpışanların en ön saflarında bulundum. Aciz kalemimi bu yolda vakfettim. Ben hicret çocuğuyum desem, ne yalan olur, ne de övünme!

Sonra, ülkemizde yaşanan bu kavgada, Mısırlıların din ve dil düşmanlarına besledikleri sevgi ve gösterdikleri destek, beni müthiş derecede şaşırttı. Türkiye'de onca sıkıntılar atlatmamıza, uzun yıllar boyunca ölüm tehlikeleriyle iç içe yaşamamıza rağmen, Mısır'a gelip, bu durumları görünce hayret ve şaşkınlıktan ölecek gibi oldum.

Bu mübalağamı okuyucu hoş görsün. Son olarak Mısırlıların bir cehaletine daha değinerek sözlerime son vermek istiyorum. el-Maktam'da beni eleştirerek vatan sevgisizliğiyle itham eden şahıs, bizim hakkımızdaki bilgisizliğine başka bir bilgisizlik daha katarak, dillerde çok yaygın olan bir sözü Rasûlullah'ın hadisi zannederek cehaletini sergilemiştir. Oysa bu şahıs aynı zamanda Ezherlidir. Şöyle yazıyor bu şahıs:

"Bu kelimeleri yazdığım sırada sen karada olsaydın ne güzel olurdu. Sana Rasûlullah'ın şu sözünü hatırlatmaktan başka bir şey demezdim: “Vatan sevgisi imandandır.” 

Sözlerime son verirken, İttihatçılar hakkında verdiğim irtidat hükmü, velev ki, hilâfet ve hükümet konusunda verilen karar değiştirilip asli konumuna döndürse dahi geçerlidir. Onların böyle bir karar almaları son derece muhtemeldir. Onları seven Müslümanların temennileri de bu doğrultudadır. Ancak onların bu dönüşleri, dine dönüş değil, bilakis tecrübelerinin başarısızlığa uğraması ve İslâm âleminin tepkilerinin muhtemel bir sonucu olacaktır.

Nifak üzere olmayı, açık küfür üzere olmaktan daha faydalı bulduklarından böyle bir dönüşe razı olabilirler. Bu, küfür çölünden nifak gölgesine kaçmaktan ibarettir. "Doğrusu iman edip de sonra küfre sapanlar, sonra (yine) iman edip de sonra (tekrar) küfre sapanlar, sonra da küfürde ileri gidenler/küfür hallerini devam ettirenler var ya, Allah, onları ne bağışlar ne de (doğru) yola eriştirir. Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele!" (Nisa, 137-138)

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 122
Toplam 226427
En Çok 1094
Ortalama 288