İTTİHATÇI VE KEMALİSTLERİN İÇ VE DIŞ SİYASETLERİ - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

11-02-2020

İTTİHATÇI VE KEMALİSTLERİN İÇ VE DIŞ SİYASETLERİ - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

 

Beyaz siyaha, nur karanlığa dönüşmüş

Cahil alim, kör basiretli olmuş

 

Büyük Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayan biz miyiz, yoksa, siyasi hayatımızı onlarla muhalefet ve mücadeleye adadığımız İttihatçı ve Kemalistler mi?

On seneden fazla bir süre önce, yönetimi rahmetli Abdülhamid'den gasp ederek, Basra'dan Saraybosna'ya, Yemen'den Hicaz'a, Trablusgarb'a kadar uzanan, Ege'de birçok adalara sahip olan devleti babalarının çiftliği gibi, dilediklerince yönettiler. Bunu yaparken de hükümetleri, sözde meşruti olmasına rağmen ne bir nasihata kulak verdiler, ne de halkın veya halifenin görüşlerine başvurdular. Memleket evlatları arasında kin ve düşmanlık tohumları ekerek ülkede kardeş kavgalarına neden oldular. Ümmeti oluşturan Arnavut, Kürt, Çerkez, Arap ve hatta Türk unsurları arasında çatışma ve kavga başlattılar. İçeride olduğu gibi dışarıda da ilişkileri bozarak, devlete dost değil, düşman kazandırdılar. Nihayet Harb-i Umumi'ye girerek, hezimete uğrayıp İstanbul'u düşman askerlerine teslim ettiler.

Ancak diğer mağlup devletler, bizim kadar can ve toprak kaybetmemiş; başkentlerine girilmemesine rağmen, aralarında bir zamanların savaş yıldızı Almanların da bulunduğu bu yenik devletler, galip devletlerin hükümlerine boyun eğmekten başka çare görememişlerdi. Savaşın ne getirip ne götüreceğini iyi hesap eden devlet adamları, bu şartlarda, yenildiğimiz bu devletlerle yeni bir savaşı göze alamıyorlardı. Savaşa İttihatçı ve Kemalistlerin marifetleriyle girmiş, hezimete uğramıştık. Yenilgimizi Mondros'ta resmen kabul ettik. İstanbul düşman askerleri tarafından işgal edilmişti. İşte bu şartlarda, hiçbir devlet adamı yeni bir savaşa cesaret edemiyordu. İttihatçı ve Kemalistler, Mondros Mütarekesi'nden sonra hükümeti bırakarak İstanbul'u terk ettiler. Vatan evlatlarının kanlarının nehirler gibi aktığı, ülkenin uçurumun kenarında olduğu bu sırada, İttihatçıların muhalifleri sürgün ve hapislerden dönerek bakanlar kurulunu oluşturdular. Yeni bir hükümet kuruldu. İttihatçılar yüzünden savaşıp yenildiğimiz devletlerle beraber, müttefiklerimiz Almanlar, Avusturyalılar ve Bulgarlar gibi, biz de teslim ve barış anlaşması imzaladık. Evet, ikinci bir yol daha vardı. Yeni bir savaş ile ya kaybettiğimiz toprakların bir kısmını tekrar geri alabilirdik ya memleketi tamamen mahvedip elimizden çıkarabilirdik. Henüz yeni biten savaş ispatlamıştı ki birinci ihtimalin gerçekleşmesi çok uzak, ikinci ihtimalin gerçekleşmesi ise neredeyse kesindi. Tecrübe edilmiş ve acı sonuçları yaşanan savaş tecrübesini tekrar yaşamak, devlet ve millete karşı sorumluluk taşımayanlar için önemsizdi. Eğer elden giden kendi mülkleri olsaydı, kendi halkları olsaydı, böyle davranamazlardı. Oysa devlet siyaseti, Hak Teâlâ'nın yöneticiler üzerindeki emaneti olan maslahat-ı âmme üzerine bina edilmiştir.

İttihatçıları tanıyan herkes bilir ki, onlar ne zaman hükümetten çekilmek zorunda kalsalar, haleflerini düşürmek ve kaybettikleri hükümeti yeniden ele geçirebilmek için devlet ve milleti savaşa boğarlar. Hükümetin savaşın memleket ve millet için iyi olmayacağını görüp savaştan kaçınmasını değişik şekillerde yorumlayarak, hükümeti acz, boyun eğmek, vatana ihanet ve vatanı satmak gibi günahlarla suçlarlar. Hükümet savaşa girdiğinde de, ordu içinde kendilerine bağlı gizli cemiyete mensup komutan ve subaylar, savaşta zafer için gerekli gayreti göstermedikleri gibi, bilakis düşman karşısında ordunun yenilmesi için ellerinden geleni yaparlar. Böylece partilerinden aldıkları emirleri uygulayıp, savaşta yenerek hükümeti düşürmeyi amaçlarlar. Savaştan kaçmanın vebalini hükümete yükledikleri gibi, savaş yenilgisinin vebalini de hükümete yüklemek isterler.

İttihatçılar bu iki yüzlü hilelerini iki kere denediler ve ikisinde de muhaliflerine karşı başarılı oldular. Zira merhum Gazi Muhtar Paşa ve merhum Kamil Paşa hükümetlerinin savaşa girmeleri, Damat Ferit Paşa hükümetini de Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ikinci bir savaştan kaçması nedeniyle hükümetten düşürdüler.

İttihatçıların Balkan Savaşı sırasında orduyu içten ve dıştan bozmak için neler yaptığını, hatta Talat'ın bizzat gönüllü olarak orduya girdiğini herkes bilir. Ve gene basiret sahiplerinin bildiği ikinci bir gerçek daha var; İttihat Ticaret Şirketi'ne dahil olan ordu subayları, devletleri için değil, şirketlerinin kazançları için savaşırlar. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ikinci bir savaşa girmedikleri için suçladıkları Ferid Paşa ve Sultan Vahdeddin, eğer gerçekten savaşa girselerdi, bu subaylar savaşı kazanmak için değil, kaybetmek için çalışırlardı. Gazi Muhtar Paşa ve Kamil Paşa'ya yaptıkları gibi, ordunun savaştan yenilgi ile çıkmasını sağlayarak hükümeti yıpratmaya, halkın gözünden ve hatta bizzat hükümetten düşürme çabasına girerlerdi. Bu konuda kesinlikle mübalağa etmiyoruz, kimsenin kuşkusu olmasın. Savaştan sonra İttihatçıların yerine gelen hükümetin bu noktaya dikkat etmesi gerekirdi. Kemalistlerin devleti yeni bir savaşa sürüklemelerinin gayesi, İstanbul hükümetini düşürmekten başka bir şey değildi. Ordu subaylarının çoğunun onlara katılması ise, onlar için bir meziyet değil utanç kaynağı olmalıdır. Zira, orduya siyaset ve partiyi ilk sokan bunlar olmuştur. Onun için ne zaman hükümeti ele geçirseler, halk ve devlet memurlarını açlığa mahkûm ederlerken, devlet mallarını ordu subaylarına peşkes çekmişlerdir. Muhalifleri ise, böyle yapmadıkları için tabiatıyla, subayları memnun edememişlerdir. Ordunun desteğiyle hükümeti ele geçirdiklerinde, devlet ve milleti kendi mülkleri gibi kullanırlar. Aksi halde onlar için devlet ve milletin yıkılması daha evladır.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki yeni İstanbul'u işgal eden galip devletler, müttefikleri Yunanistan'a kendilerini desteklemelerinin ödülü, bize de düşmanlarını desteklememizin cezası olarak, İzmir'i Yunanlılara bıraktılar.

İzmir hadisesi, ittihatçı ve Kemalistlerin yaptıklarının bir sonucuydu. İstanbul'daki yeni hükümetin ise, galip devletlere itaatten başka şimdilik yapacağı bir şey yoktu. O dönemde devletler birbirlerini sevenler ve nefret edenler olmak üzere iki gruba ayrılmıştı. Büyük savaşın ruhlar üzerindeki olumsuz tesirleri henüz güncelliğini korumaktaydı. Yunanistan'da Konstantin ve Venizelos arasında yaşanan olaylardan sonra, Fransa'nın tutumu değişti.

Lehimizdeki bu gelişmelerden sonra, Yunanlıların İzmir'i işgaline siyasi görüşmeler yoluyla son vermek mümkündü. Böylece Anadolu'nun yarısı savaşın getirdiği bu büyük yıkımdan kurtulabilirdi. Zira, Mustafa Kemal'in İzmir'i askerî kuvvetleriyle geri almasından önce, İtilaf devletleri kendi aralarında Yunanistan'ı Anadolu'dan çıkarmak üzere anlaşmışlardı. İtilaf devletlerinin bu kararı, Yunan askerlerinin moral olarak çökmesine neden olmuştu. Yenilgilerinde bu moral çöküntüsünün de büyük payının olduğu inkâr edilemez. Yunanlıların savaşı kaybetmelerinde Mustafa Kemal'in kahramanlığı kadar, belki ondan da çok, Yunan komutanının hatalarının büyük payı vardır. Örneğin Yunan komutan, Anadolu'daki kuvvetlerinden 50 bin askerini Rumeli'ye kaydırarak büyük hata işlemişti.

Oysa daha önce Yunan ordusu Ankara kapılarına kadar ilerlediği sıralarda Mustafa Kemal, geri çekilmeyi veya kaçmayı düşünüyordu.

Yunanlıların savaş siyaset ve idaresindeki hataları, Mustafa Kemal'in başarısının en önemli etkeni olmuştur. Kemalist gazeteler, zaferi mucize olarak yorumlamaktalar. Oysa hiçbir zaman mucizelere güvenilerek savaşa girilmez. Ya yenilip tamamen yok olsaydık? Allah korusun!

Bu ihtimal gerçekten üzerinde durulması gereken çok önemli bir meseledir. Velev ki bir mucize veya tesadüf sonucu zafer kazanılmış olsa da! Vatanını seven herkes bu ihtimali çok ciddi bir şekilde değerlendirir. Zafer şerefini kendilerine ait görenler ise, bunu umursamazlar bile!

Sonra, Kemalistlerin övünç ve sevinç kaynakları olan İzmir'in fethi meselesini iyice tetkik ve tahkik etmek son derece gereklidir. Daha önce söylediklerime ek olarak, şunu söylemek istiyorum: Bu fetih yolunda dökülen Müslüman kanlarına onlardan çok biz lâyığız. Keza Türklerin girdiği her savaşta, savaşı başlatanların İttihatçılar ve bilhassa Selanik grubu olmasına rağmen, ölenlerin çoğunun onlar olmadığı görülür.

Her savaştan halk daha zayıf ve perişan olarak çıkarken, Selanikliler daha güçlenmiş olarak çıkarlar. Onun için İttihatçılar ve devamı içinde yer edinmiş Selanikliler grubu savaşları çok severler. Örneğin Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik ve perişan çıkmamıza rağmen, onlar savaştan önceki güçlerine güç, servetlerine servet katarak çıkmışlardır. Onlar insanları ölüme sürerken, kendileri mal mülk ediniyorlar. Onlar savaşlarda ölmezler; bilakis insanları ölüme sürerken, kendileri rahat yaşamak isterler.

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 511
Toplam 227649
En Çok 1094
Ortalama 289